İnsan ve Medeniyet

Liberal Kapitalist EGO'nominin Eleştirisi

KAPİTALİZM VE SERBEST PAZAR

www.insanmedeniyeti.com

Francis Fukuyama’nın iddia ettiği gibi dünya tek bir liberal demokrasi ve kapitalist ekonomik düzene gidiyor iddiası gerçekçi bir iddia değildir. Serbest pazar ekonomisi kapitalizmle başlamadığı gibi insanlık, ABD liberal kapitalizminin üstünlüğünü çağrıştıran liberal ekonomi ve demokraside de karar kılmamıştır. Gerçek olan şu ki serbest pazar veya piyasa ekonomisi anlayışı, zaten eskiden beri süregelen tüm dünyada geçerli  olan bir ekonomik anlayıştır.

Yani kapitalistlerin o çok sahiplendikleri Serbest Pazar Ekonomisi, aslında Kapitalizmle ortaya çıkmış bir ekonomik sistem değildir. İnsanlığın geçmiş dönemlerdeki yönetim şeklini bir yana koyarsak, kapitalistlerin savunduğu özel mülkiyete dayalı Serbest Pazar Ekonomisi, dünya üzerinde, insanlık tarihinin başlangıcından beri zaten  hep var olan bir ticaret modelidir. Kapitalist ekonomik sistemin henüz ulaşamadığı dünyanın en ücra köşesindeki ülkelerde bile, özel mülkiyete dayalı serbest piyasa ticaretinin sürmesi bunun kanıtıdır. Ancak geçmiş asırlarda insanlardaki hâkim  ekonomik anlayışla, bugün ki kapitalist anlayıştaki ekonomik yapı arasında çok önemli bir fark vardır ve işte bu önemli farktan dolayı geçmişteki serbest pazar ekonomisine Kapitalist Ekonomi diyemeyiz. Çünkü eskiden ekonomi bir amaç değil yaşamı sürdürmek için bir araçtı ve bugün ki gibi ekonomik faaliyetlerde gerçek amaç ölçüsüzce servet biriktirmek değildi.  Çok değil daha 40-50 yıl önce insanlar sadece kışlık ihtiyaçlarını temin etmek, yani kışlık ambarlarını doldurmak için çalışırlardı ve ticareti servet biriktirmek için değil, ellerinde olmayan ihtiyaçlarını karşılamak için yaparlardı. Öyle ihtiyacımdan fazla çalışayım da servet biriktireyim gibi bir hırsları yoktu. Gerçek şu ki kapitalist, sosyalist veya komünist ekonomik modellerin hepsi de aslında, serbest pazar anlayışına dayanan ekonomik anlayıştan birer sapma olmasıdır.

Kapitalizmin piyasa ekonomisine katkısı nedir? 

İnsanlık tarihinde asıl önemli sorun yönetim sorunu idi. Bu sorun ise, gücü ele geçirenin yönetimi de ele geçirdiği, hak ve adalet yerine, gücün üstünlüğüne dayalı tek kişi veya bir ailenin acımasız oligarşik krallık veya derebeylik anlayışlarına dayalı Paternalist  yönetimlerin adaletsizce uygulamalarından kaynaklanmaktaydı. 18. yüzyıldan sonra dünyada gelişen sanayi devrimi ile önce “Sınırsızca maddi güç” biriktirmek, kapitalist ekonomik anlayış meşrulaştırılarak, serbest pazar ekonomisinde asıl amacı haline getirildi. Böylece sanayi devrimi ile elde edilen güç, her ne kadar özgürlük insan hakları söylemleri ile yönetimde cumhuriyet dense de yine de birilerinin doymak bilmez emellerine hizmet maksadı ile kullanıldı. Zamanla güçlenerek yönetimleri de ele geçiren bu zihniyet, servetlerine servet katmak maksadıyla birçok ülkeyi güç kullanarak sömürgeleştirmiş ve ele geçirdiği ekonomik güçle insanları köleleştirdi. Bu zihniyet önceleri ülkeler üzerindeki hâkimiyetlerini, aynen orta çağdaki derebeyleri gibi açıkça zor kullanarak kurarken, günümüzde ise ekonomik alandaki üstünlüklerinden elde ettikleri güç ve derin politikalar sayesinde ülkeleri kendilerine bağımlı kılarak küresel tekelleşmelerini sürdürmektedirler. Kapitalistlerin insanlığa katkı olarak ekonomik sistem, cumhuriyet ve demokrasi diye övündükleri gelişmeler gerçekte bunlardır. Yıktıklarını iddia ettikleri gücün üstünlüğüne dayalı hâkimiyet anlayışlarını özgürlük, medeniyet ve demokrasi götürmek kılıfıyla aslında daha da meşrulaştırılmış oldular. İşte birçok düşünürün insan özgürlüğünü savunarak devlet hegemonyasını eleştirmeleri ve negatif özgürlük dedikleri, bir şeylerden özgür olmayı savunmalarının nedeni, bu gerçeği görmelerinden kaynaklanır.

Ancak insanlığın aydınlanma çağı ile başlayan özgürlük arayışları, maalesef başarılı bir şekilde saptırılarak, kapitalist tüketime alet edilmiş ve bireyin keyfince-sorumsuzca yaşamasının, yani nefsi davranışların önünü açmak için kullanılmıştır. Zaten insanlık tarihinde süregelen işgal, talan, sömürü ve insanların köleleştirilmesi şeklinde kendini gösteren, insanlığın benliğindeki egoist-emperyal zihniyet, böylece kapitalizm adı altında sistemleştirilmiş ve bilimsel meşruiyet kazandırılmış oldu. Tabi, yeni ekonomik anlayışta hedef, doymak bilmez egoyu servetle ve tüketimle doyurmak olunca, dünyada ve toplumlarda oluşan ekonomik dengesizliklerin yol açtığı sefalete çözüm olması amacıyla, sosyalist veya komünist sistemler doğdu.   Kapitalist anlayışa bir tepki olarak gelişen Komünist  sistem, serbest pazar anlayışından, hem yönetim hem de ekonomik sistem olarak gerçekten de farklı bir sistemdi. Bir anlamda paylaşımı savunarak batıda insani vicdanın sesi oldu. Ancak kapitalist sistemin doğurduğu ekonomik problemler ve gücün hâkimiyeti sorunu, sosyalizm veya komünizmle çözülemedi. Bu sistemler ilerleyen 70 yıl içinde çöktü. Bu ara oluşan karşı tepkileri dindirmek için, doymak bilmez hırslarını tatmin etmek amacıyla sebep oldukları dünya savaşları ile dünyayı sömürgeleştirip insanlığı köleleştiren kapitalist anlayışın vicdanları rahatsız eden vahşi yüzü, özgürlükçü liberalizm ile biraz yumuşatılmaya çalışıldı. Ne kadar bilimsel olarak sunulsa da mızrak çuvala sığmıyordu. İnsanlık vicdanının, bu açık veya gizli yapılan sömürüyü ve esareti kabul etmesi mümkün değildi.

İnsanlık neyi arıyor?

Günümüzde bu vicdanı arayışlar sürmekte, dünyamızın ve insanlığın bu egoist hırslarla talan edilmesinin önüne geçmek amacıyla ortaya çıkan çevrecilik anlayışları, ırkçı söylemlere karşı çok kültürlü barış yanlısı hareketler; gerçekte daha insanca yaşamayı hedefleyen ve egoist hırslardan arındırılmış, gerçek serbest pazar ekonomisine hızlı bir  dönüşümün devam ettiğinin çok açık göstergeleridir. Bu dönüşüm sadece ekonomik alanda değildir. Herkesi Mcdonaldlaştırmaya çalışan küreselleşme karşıtı ve çok kültürlü hayatı savunan post-modernlik akımı  ve gelişen sanayi sonrası bilgi toplumu, hep daha insani bir sistem arayışıdır. İçi boş bir özgürlük ve çıkar gruplarının elinde oyuncak olmuş oligarşik bir demokrasi anlayışı yerine, sorumlu insan anlayışı ve kültürel demokrasi, Fukuyama’nın insanlık adına karar kıldığı ve gerçekte ABD zihniyetini çağrıştıran liberal ekonomi ve demokrasi anlayışları değildir. İnsanlık, henüz arzu edilen yönetim ve ekonomik düzeye ulaşamadı, tarih hâlâ ilerlemekte ve arayış sürmektedir.

Ekonomi ve yönetimde bu problemler batılı düşünürler tarafından da eleştirilmektedir. Alain Tourain modernlik ve demokrasinin öznenin (insanın) üzerinde otoriteryan ve totoliteryan baskılar  kurmasını eleştirerek, paylaşılan ortak değerlerden oluşan kültürel demokrasiyi savunması, sadece ekonomik anlayışın değil yönetimde de yeni arayışların bir  örneğidir. Frederic Jameson gibi bazı post-modernistler, bu gelişmeleri kapitalizmin yeni aşamaları olarak değerlendirse de bizce liberal kapitalist sosyoekonomik düzenin  gayri insaniliklerine karşı getirilen eleştirilerdir.  Kapitalist anlayışın eleştirilmesi sadece ekonomik ve yönetimde kalmıyor, Zygmunt Bauman, Jean Baudrillard, Frankfurt okulu mensuplar ve Post-marksistler, kapitalizmin kültürü endüstreştirmesine ve metalaştırmasına karşı da söylemler geliştirmiştir. Jaques Derrida gibileri ise işin asıl temeli olan Batı Felsefesinin köklerini eleştirmeye kadar vardırmıştır. Özetle bir çok batılı aydının yaptığı kapitalizmin insanı ve demokrasiyi yozlaştırması karşısında, hem kültürde hem ekonomide hem de yönetimde hakim model olan liberal kapitalist anlayış her alanda tümden eleştirilmekte ve para merkezli ekonomik anlayış yerine insanı merkezli arayışlar sürmektedir.

Eğer dünya da bir dönüşüm oluyorsa gidilen nokta, her alanda insanlığı ve dünyamızı kaosa sürükleyen bu egoist anlayışın terk edilerek tekrar daha insani niteliklere sahip ahlak, kültür, ekonomi ve yönetime doğrudur. İnsani ve ahlaki olmayan kapitalizm ve bu zihniyetin sonucu olan oligarşik demokrasi gibi sistemlerin, tek rakipsiz sistem olduğu iddiası boş bir iddiadır. Ülkelerin yönetim modelleri de aslında teknolojik gelişmeler gibi bir iş yapma tekniği olduğundan, insanlığın ortak mirasıdır. Tıpkı teknolojik gelişmeler gibi ülke yönetim sistemlerinin gelişip kabul görmesi de uzun zaman almaktadır. Halk iradesi yerine, gücün hâkimiyetine dayanan krallık rejimleri binlerce yıl dünya üzerinde tek geçerli yönetim biçimi olarak varlığını sürdürebildi. Krallıkla yönetim, liberal demokrasi gibi dünyada son 20 yıl gibi kısa bir zaman diliminde alternatifsiz sürmedi. Bu yönetim şeklinin tüm dünyayı kapsayıp binlerce yıl varlığını sürdürmesi geçmişte, insanlık için tek geçerli yönetim sisteminin krallık olduğu imajını yaratması çok normaldir.  Ancak bu durum insanlarda tek kişinin açıkça görülen keyfi yönetiminden kaynaklanan hatalarını görüp, daha insani bir yönetim arayışlarını engelleyememiştir.  Fukuyama biraz fazla aceleci davranmıştır. Günümüzde küresel derebeyliklere dönüşmüş ve geçmişteki uygulamalardan farklı olarak üstü örtülü yürütülen feodal zihniyetlerin, özgürlük ve liberal demokrasi söylemleri ile daha da gizlenmeye çalışıldığını görmemiz gerekir.

Fukuyamanın niyeti ne?

Yoshihiro Francis Fukuyama, 1952 yılında Şikago’da doğmuş doktorasını da Harvard Üniversitesinde yapmış Japon  asıllı bir Amerikalıdır. Her muhafazakâr düşünür gibi sadece üniversitede görev yapmayıp, devlet kuruluşlarında ve güçlü think-thank kuruluşlarında görevler yapmıştır. ABD Dışişleri Bakanlığında Politika Planlama Dairesinde Ortadoğu uzmanı ve Genel Direktör Yardımcısı olarak çalışmıştır. 1981-1982 yıllarındaki Mısır-İsrail görüşmelerine ABD heyeti üyesi olarak katılmıştır. Bu durumda kendisinden ABD çizgisini meşrulaştırması çok normaldir. Fukuyama’nın, insanlık için son sistem olarak savunduğu liberal demokrasi için düşündüğü; mülkiyet, fikir ve açıklama hürriyeti, istediği dine mensup olup bu dinin gereklerini yerine getirme, siyasi iktidara katılma hakları gibi savunduğu temel hak ve özgürlükler yeni şeyler değildir. Bunlar daha önce aydınlanma çağındaki düşünürlerden beri savunula gelen şeylerdir. Gerçekte mesele olan insanı ekonomik esaretten ve yönetimler üzerinde finans kapitalin oluşturduğu  hegomonyadan kurtaracak söylemlerdir. Tıpkı bir derebeyi gibi dünyanın bir bölgesini üs edinip, sefalete sürükledikleri diğer insanların problemlerini görmezden gelerek onlardan elde ettikleri maddi kaynaklarla, kendi hizmetinde olanlara rahat bir hayat sunan bir yönetim ve ekonomik model övgüye lâyık görülüp, zamanın sonunda tek geçerli model olarak sunulamaz. Kendilerine reva gördükleri yoksulluk sınırının altında bir asgari ücretle, geçim derdiyle boğuşan dünyanın diğer bölgelerinde yaşayan, ötekileştirilmiş insanlar için bu söylemlerin hiç bir geçerliliği yoktur. Bir bardak çay parasını hesap ederek insanlar arasına çıkamayan bir insanın sağlıklı düşünmesini ve toplumsal faaliyetlere katılarak sosyalleşmesi ve sağlıklı bir gelecek için fikir üretmesi düşünülemez. Böyle bir hayata mahkûm edilen bir insana, yaşam şartlarını iyileştirecek çözümler sunmadıktan sonra  özgürlük ve demokrasiden bahsetmek ona en büyük hakarettir. Nedense birçok düşünürün görmezden geldiği gibi Fukuyama da, fırsat eşitliğini geliştiren, gelir dağılımını dengeleyen ve yeniden paylaştırmayı sağlayan sosyal haklar konusunu görmezden gelmektedir. Yani hâkim kapitalist ekonomik anlayışta yapılacak önemli bir değişiklikten söz etmemektedir. Kanaatimizce söz konusu bu haklar, demokrasinin işlemesi bakımından asıl temel haklardır. Liberal demokrasiyle sınıf sorununu ve toplumsal adaletsizliklerin ortadan kaldırılacağını savunan biri, asıl bu yolda çözüm getiren ekonomik sistemdeki dengesizliklere dikkat çekmeliydi.  Diğerleri gibi o da, liberal kapitalizmdeki  “Ekonomik gelişmenin önünü açmak gerek, eğer ekonomik gelişme olursa sizlere de bir şeyler düşer” tezine yapacağı önemli bir katkısı yoktur. Fukuyamanın o çok övdüğü kendi dünyasındaki ekonomik sistemde nelerin görmezden gelindiğine ve insan sevgisi, elitlik, özgürlük, demokrasi lafları altında nasıl bir medeniyet kurduklarına bir bakalım.

Kapitalizmin zaferi (!)

“Dünyadaki obez sayısı 1.87 milyar (dünya nüfusunun % 28′i) olup bu artış ile 2020 yılında 3 milyar (dünya nüfusunun % 40′ı) olacağı tahmin ediliyor. Dünya Sağlık Örgütü (WHO)’ne göre dünyada fazla kilolarla mücadelenin 1,4 trilyon dolarlık bir sektör haline geldiği, 2012 yılında bu sektörün 2 trilyonu aşacağı belirtiliyor. 40 milyon kişinin açlık tehlikesi altında yaşadığı, bunlardan 10 milyondan fazlasını çocukların oluşturduğu ABD’de obesiteye bağlı sağlık hizmetlerine yapılan harcama 117 milyar dolardır. Avrupa Birliği’nde de durum pek farklı değildir. Birlik üyesi 27 ülkede 200 milyon yetişkin, 22 milyon çocuk aşırı kilolu, çocukların beş milyonu ise obezdir. Tüm dünyada özellikle zengin ülkelerde fiziği ile barışık olmayan kişilerin estetiğe ödedikleri para 66 milyar dolar (60 milyon kişi), ABD’lerinde ise 13.2 milyar dolar (12 milyon kişi) civarındadır. Dünya kozmetik pazarı 250 milyar dolar, anti – aging (yaşlanmayı geciktiriciler) pazarı 68 milyar dolarlık bir pazar. Zengin ülkelerden ABD kozmetiğe her yıl 40 milyar dolar, Japonya ise 36 milyar dolar harcamaktadır. Halbuki dünya gıda üretiminin iki katına çıkarılması ve açlığın sona ermesi için yılda yapılacak yatırım miktarı 30 milyar dolardır. Halbuki dünya toplam gıda israfı 48.3 milyar dolar, su israfı 40 trilyon litredir. Şu an dünyamızda 1.5 milyara yakın insan açlık sınırında yaşam sürdürmektedir. 2006 raporuna göre, günlük 1.25 dolar olan yoksulluk alt sınırında yaşayan dünya nüfusu 1,4 milyar, iki doların altında yaşayan dünya nüfusu ise 2.5 milyar civarındadır (Dünya nüfusunun % 40′ı). 7milyar insanın yaşadığı dünyada 70 trilyon dolarlık ekonomik hacmin yüzde 45’ini gelişmiş 34 ülke alıyor.”(1)

“Dünya çapında ilaç verilerini ortaya koyan Uluslararası Pazarlama Servisi, kısa adı IMS olan kuruluşun rakamlarına göre 2003 yılında 14 milyon 238 bin kutu iken, 2008 yılında 31 milyon 302 bin kutu ile yüzde 120 oranında artmıştır. Son dokuz yıldaki artış oranı 2012 yılında tüketilen 36 milyon 881 bin kutu ile yüzde 160 olmuştur. Şizofren gibi ağır durumlarda kullanılan antipsikotiklerde ise tüketim son 5 yılda yüzde 68.6 oranında artışla 7 milyon 201 bin kutudan 12 milyon 158 bin kutuya çıkmıştır.”(2) Benliği yani karizmayı yüksek tutmayı kapitalist kültür tüketime bağlamış ve aslında insanları tam bir “Tüketim köleliğine” mahkum etmiştir. Peki Fukuyama’nın bu çok övdüğü sistemin merkez ülkesi ABD’de durum nedir. Nobel ödülü sahibi Prof. Joseph Stiglitz’in (2011) bildirdiğine göre ABD nüfusunun en zengin %1′lik dilimi toplam servetin %40′ı üzerinde kontrole sahiptir. Bu gün ABD’ de yaşayan 47 milyon kişi açlık sınırının altında olup bizdeki yeşil kart uygulaması gibi gıda yardımı almaktadır ve bunların 17 milyonu çocuktur.(3) Ayrıca dünya ülkeleri arasında gelir dağılımı adaletsizleri sıralamasında Türkiye ile benzer konumdadır. ABD 17. ülke, Türkiye 18. ülkedir.(4)

Sanırım bu sisteme neden “KAPİTALİST EGONOMİ” dediğimiz anlaşılmıştır. Şimdi kıtlığın sebebinin gerçekten dünyada kaynakların yetersizliğinden mi yoksa birilerinin bu kaynakları sorumsuzca gasp edip tüketmesinden mi olduğunu düşünelim? Ondan sonra da serbest pazar ekonomilerini üzerine kurdukları “İnsan ihtiyaçları sonsuzdur, kaynaklar kıttır” düsturunun ne işe yaradığını daha iyi anlayalım. Ayrıca yaşadığımız post-emperyal dönemde bir hayli gelişen eski sömürge ülkelerinin pazarı durumuna düşen bu merkez liberal ülkelerin biz kurduk diye övündükleri serbest pazar ekonomik ilkeler ne kadar sadık kalacaklarını ve demokrasi, özgürlük götürme altında Irak’ta olduğu gibi ne belâlar açacaklarını iyi takip edelim. ABD’ye muhalif olan Venezüella devlet başkanı Hugo Chevaz kanserden öldü. Brezilya Devlet Başkanı Rousseff 2009′da lenf bezi kanseri oldu. Paraguay Devlet Başkanı Lugo 2010′da lenf bezi kanserine yakalandı. Brezilya’nın eski lideri Silva’ya gırtlak kanseri teşhisi konuldu. Küba’nın efsane lideri Castro 2006′da bağırsak kanserine yakalandı. Arjantin Devlet Başkanı  Cristina Fernandez de Kirchner’e 2011′de yapılan kontrollerde tiroit kanseri teşhisi konuldu.(5) Tayyip beyin sonu hayrola.

Hem ekonomide hem de yönetimde sadece kendi çıkarlarını düşünen yeni küresel derebeyleri olan tekelci finans-kapitallerin politik anlayışlarına uygun söylemleri savunmakta ısrar edenler, bu politik anlayışlara hizmet eden yönetimlerin ülkeleri ne hale düşeceğini önümüzdeki 10 yıl içinde görecektir. Sadece ekonomik üstünlüğü yani gücü ölçü alan ABD, bu konuda dünya liderliğini daha şimdiden komünist Çin’e kaptırdı. Komünist uygulamaların revize edilerek serbest pazar ekonomisine dönüş yolunda olan ancak güce dayalı hegemonyacı yönetimin ağırlıkta olduğu Çin’de, daha paylaşımcı bir yapı oluşmadığı sürece bu ülkede de uzun gelecekte istikrar beklenmemelidir. Çin’de 2012′de günlük 1 doların altında bir gelirle 100 milyon kişinin yaşamaktaydı.

Uzun lafın kısası “Biri yer biri bakar, kıyamet ondan kopar”. Liberal Kapitalizm için 2011 Davos zirvesinde ünlü spekülatör Soros “Ekonomik teorilerin tamamen yeniden düşünülmesi” çağrısı  (BBC-29.01.2011) umarız bu kötü gidişin farkına varılmasından kaynaklanmıştır. Çünkü barış içinde istikrarlı bir dünya sadece ekonomik çıkarları düşünenlere de lazımdır. Ancak gerçek barış ortamı da, doymak bilmez egoist hırslarını tatmin için sadece ekonomik çıkarları peşinde koşanlar tarafından bozulduğunu unutmayalım. Sorun kapitalde değil, kapitalist kültür ve kapitali amaç edinmiş anlayıştadır. İnsanlık kapitali üstün tutan anlayış yerine hak, adaleti ve insanlığı üstün tutan anlayışa yönelmektedir. Böylece ekonomik piyasa da, kıtlığın asıl sebebi olan kapitalizmin egoist esaretinden kurtulup gerçek piyasa ekonomisi oluşur ve demokrasinin yozlaşması da önlenmiş olur. Tarih bu arayışa doğru yol almaktadır. Kapitali üstün tutan anlayıştan kurtulmadıkça insanlığa bu dünyada huzur yok.

1-http://tugis.org.tr/index.php/makaleler/78-necdet-buzbas-tuerkiye-g-da-isverenleri-sendikas-yoenetim-kurulu-baskan-insan-icin-g-da-sadece-fizyolojik-bir-ihtiyac-degildirs

2-http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1108316&CategoryID=118

3-http://www.habervaktim.com/haber/316360/ac-cocuklar-ulkesi-amerika.html

4-http://www.dpt.gov.tr/DocObjects/View/13995/tez-rkurtipek.pdf

5-http://www.habervaktim.com/haber/316428/bu-kadari-tesaduf-olamaz.html

 

Category: Genel
  • Memed Biga says:

    İçinde yaşadığımız ekonomik yapının insanın doğasına en uygun ideoloji olduğunu düşünüyorum.Sosyal bilimci Herbert Spencer, doğada olduğu gibi toplumun içindeki yaşayışta, güçlü olan sınıfların egemen olarak diğer sınıfları yöneteceğini belirtmiştir.Ayrıca Thomas Hobbes İnsan İnsanın Kurdu dur deyimiyle bu olguyu pekiştirmektedir.
    Bu nedenden belkide; tarih tekrarlanarak en başa dönmektedir.
    Ancak insanlığın gelecekte; yeni ekonomik doktrinler oluşturacağı, gelişimin ve çatışmanın sonucu olarak hep düşünülmelidir.

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*


*

1.319 views