İnsan ve Medeniyet

Liberal Kapitalist EGO'nominin Eleştirisi

LİBERAL KAPİTALİZM ÜZERİNE ELEŞTİRİLER

www.insanmedeniyeti.com

Prof. Atilla Yayla ülkemizdeki Liberal Düşünce’nin önemli savunucularındandır ve kendisini Liberal Kapitalizmi savunan yazılarıyla tanırız. 13 Temmuz 2012 günkü Zaman Gazetesi’nde “İnsan hayatının ekonomik veçhesi ve aydınlar” isimli makalesinde Bangladeşli, iktisatta Nobel kazanmış bir iktisat profesörü Muhammed Yunus’u konu etmiştir.

M.Yunus; Grameen Bank adlı bankanın kurucusu ve mikrokredilerle normal şartlarda kredi alma güç ve imkânına sahip olmayan fakirlere iş kurma yolları açma projesinin mucidi. Muhammed Yunus şubat ayında İstanbul’da gerçekleştirilen “İnsan Kaynakları Zirvesi 2012″de bir konuşma yaparak;

“Kapitalist sistem baştan aşağı hatalarla dolu… Kapitalist sistem bütün insanların hayat boyu para peşinde olduğunu ve ne kadar paraları varsa o kadar mutlu olduklarını varsayıyor. Buna göre insanlar tek boyutludur. Oysa biz çok boyutluyuz. Bizim için her şey para kazanmak değil. Ekonomik sistemin kavramsal oluşumu herkesin para peşinde koştuğunu varsayıyor ve pratikte hepimizi para peşinde koşturuyor. Bu para merkezli bir sistem, paranın zehirlediği, paraya müptela eden bir sistem. Bu bağımlılıktan, zamanla geçer bu diyerek kurtulmayı bekleyemezsiniz. Sistemi yeniden tasarlamamız lazım.” Diyerek kapitalist sisteme bazı eleştiriler getirmiştir.

Atilla Bey bu eleştiriye haksız bularak “Yunus gibi entelektüellerin anlayamadığı şey, lanetledikleri “kapitalizm”i eleştirme adına aslında insani hayatın tabiatını eleştirmekte olmaları. Bu dediğimin yanlış olduğuna inanan herkese “Hodri meydan!” deyip;

“Solun ve sağın kolektivistleri, liberal kapitalizm karşıtları, buyurun serbest rekabetçi kapitalizmi yıkın ve yerine ne tesis etmek istiyorsanız edin. Elinizden tutan mı var! Yalnız bunu yapmanın insanlığa savaş açmak anlamına geleceğini de unutmayın”  demesi üzerine bazı eleştirilerimizi yazma gereği duyduk.

Ancak 27 Nisan 2012 tarihli Zaman Gazetesi’nde Prof. Atilla Yayla’nın “Piyasa ekonomisi ve ahlak” isimli makalesinde bu kadar iddialı değildi ve bazı endişeleri  vardı;

“ Muazzam zenginlik yaratmasına rağmen, piyasa ekonomisi hak ettiği itibarı akademik ve politik çevrelerde bir türlü görememekte. Özellikle ahlak açısından eleştirilere maruz bırakılmakta. Kabaca ve doğrudan söylemek gerekirse, ahlakla bağdaşmadığı ve hatta ahlaksızlığı teşvik ettiği öne sürülmekte” diye dert yanmaktadır ve şu itirafı da yapmaktadır; “Daha pek çok yazar tarafından da paylaşıldığı üzere, piyasa ekonomisine hak ettiği itibarın teslim edilmesinin önündeki en büyük engel bu ve ortadan kaldırılmadığı sürece, maalesef insanlar mecburen piyasa ekonomik faaliyetlerine devam edecek olmasına rağmen, piyasa ekonomisinin entelektüel çevrelerde meşruiyet kazanmasına mani teşkil etmeyi sürdürecek”. İşte biz de bu endişeleri taşıdığımızdan bu konuda bir şeyler yazma gereği duyduk.

Bilindiği gibi Liberal Kapitalizm anlayışını ünlü “ Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” sözü özetler. Bu ekonomik anlayıştakiler, her şeyin hiçbir müdahale olmadan serbest rekabetle, üretilip, alınıp satıldığı serbest pazar ekonomisini ve hiçbir müdahaleye gerek olmadan ekonominin dengesizlikleri, gizli bir el tarafından serbest piyasada dengeleneceğini savunmaktadır.  Zaten yazar da makalesinde piyasa ekonomisini “Kurulmaz, oluşur. Bir başka deyişle o, insanların yapmak istediği şeyi yapmasına, olmak istediği şeyi olmasına keyfi şekilde engel olunmaması hâlinde ortaya çıkan ekonomik yapılanma tarzıdır” diye tanımlar. Liberal ekonominin temel dinamiği insanın diğer insanlarla rekabet içinde olup en büyük olma idealidir. Bir ölçüde tıpkı vahşi tabiattaki olduğu gibi zayıf olanın yok olup gitmesi, güçlü olanın ayakta kalmasını savunurlar. Tabi liberal kapitalizmi, geçen asırlarda en büyük olmanın neredeyse tüm dünyayı sömürgeleştirdiği ve faşizm gibi diğer insanlara hayat hakkı tanınmadığı, komünizm gibi bir tepki rejimi doğurması üzerine, vahşi Batı Kapitalizmi’nin bir ölçüde vahşi yüzünün bazı makyajlarla güzelleştirilerek günümüze uyarlanmış hali diye tanımlayabiliriz.

İnsan problemlerinin temeline baktığımızda, temelinde insan bencilliğinin ve hırsının yattığı görülür. Bu açıdan problemin temeli insandır, insanın dünyaya bakışıdır ve insanın yetiştirilmesidir. İhtiyacı kadarla yetinmeyip, her şey benim olsun, en büyük ve en güçlü ben olayım hırsına kapılanların, doymak bilmez hırslarını tatmin etmek için yaptığı faaliyetler, insanlık tarihindeki problem ve sıkıntının kaynağı olmuştur. Bu düşünceyi kendine hedef alan insanlar yüzünden insanlık tarihi talanlar, katliamlar, işgaller ve savaşlarla doludur. Hatta dünyaya hakimiyetle yetinmeyenler  Tanrının tahtına da göz koyarak kendilerini Tanrı ilan etmişlerdir. Bu yüzden insanlığa harcanması gereken kaynaklar silahlanmaya ve ordulara harcanmıştır. İnsanlık son üç asırdır süren bu tiranlara karşı özgürlük ve insan hakları mücadelesiyle, güçlünün yönetimi elinde tuttuğu feodal yönetimleri yıkarak, yönetimi halkın kendisi ele almıştır. Her şey insan özgürlüğüne dayanarak liberal ekonomi ve yönetimde özgürlükçü düşünceleri esas alan demokratik sistem kuruldu. Buraya kadar diyecek bir şeyimiz yok. Eğer haklar gasp ediliyorsa, düşünce kısıtlanıyorsa, yaşam modeli dikta ediliyorsa, birileri imtiyazdaysa, adalet ve hukukta eşitlik yoksa böyle bir ortamda özgürlükten ve barış içinde mutlu bir dünyadan, sağlıklı bir toplumdan söz edilemez.

Şimdi bu yeni sistemin, problemin kaynağı olan “İnsan hırsının önünü kesilip, hâkimiyetin güçlü olanın eline geçmesini” önlenmesi konusunda ne kadar medenileştiğini görelim. Yukarıda belirttiğimiz gibi insan hırslarının önünü açan, güçlünün üstün olması” esasına dayanan kapitalist anlayışı aslında yeni bir şey değil, pratik olarak insanlık tarihi boyunca  hep vardı. Son asırlarda yapılan şey bilimsel teorilerle desteklenerek insanlık için tek geçerli sistem olarak yeniden organize edilmesidir. Eğer siz ekonomiyi “İhtiyaçları sonsuz, kaynaklar ise sınırlıdır”, “Bırakınız keyfince üretip tüketsinler” temeli üzerine kurarsanız ve insanı tek hedefinin kâr elde etmek ve en büyük olması gerektiğini öğretirseniz ve bunların üzerinde hiç bir ahlak kuralı tanımadan, toplum düzenini saf toplumsal kurallara bağlayıp, denge ve ilerlemeyi salt rekabete bağlarsanız, bu iş tam manasıyla egoizmin meşrulaştırılmasından başka bir şey olmaz. Bu durumda insanın en önemli zaafını daha da meşrulaştıran aydınlanma ile ne değişti ki, tenkit ettiğiniz feodal düşünceden ne farkı var ki? Atilla Bey her ne kadar ABD’nin dünya üzerindeki hegemonyacı politikalarına katılmasa da hayata bakışı bu temellere dayalı bir sistemde ancak böyle feodal politikalar üretilir.

Yeni Küresel Feodalite mi?

Ayrıca “Sınırlı kaynaklarla sınırsız ihtiyaçları ” tatminde özgürlüğü esas alarak “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” mantığıyla kurulan ve serbest rekabete dayanan Liberal ekonomiyle,  dünya nimetlerinin sorumsuzca talan edildiği, güçsüzlerin ekonomik esaret altına alındığı, insanlığın hırs ve metanın esaretine düşürüldüğünün farkında mıyız? Eşitlik adı altında herkesin beraberce eşit şartlar altında yarıştığı bir yarışma yaparsanız bunu ancak güçlü olanlar kazanır. İşte galibinin daha baştan belli olduğu eşit şarlarda ki bu yarış, en büyük kandırmaca ve en büyük eşitsizliktir. Böyle bir yarışı güçlü olan kazanır ve bu güçlünün hâkimiyeti ele geçirmesini meşrulaştırmadır. İşte bunu çok iyi bilen aydınlanmacı burjuva oyunun  kurallarını çok sinsice düzenlemiştir. Kendi gelişmelerinin önünü kesen feodaliteyi devirip insanlığı görünen esaret zincirlerinden kurtarırken, mutluluk gibi insanın en önemli problemini salt tüketime ve egonun tatminine bağlanmasıyla kişiyi en hassas noktasından yakalamış oldu. Bu durumda ne kadar aydınlanmış olursanız olun çağdaş uygarlık seviyeniz insanı, tenkit ettiğiniz ortaçağ feodalitesinin karanlık zihniyetinden daha yükseklere taşıyamaz ve bütün ilişkilerin maddi çıkar üzerine kurulduğu egoist bir toplum yaratırsınız. “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” mantığı üzerine kurulan serbest pazar ekonomisi sonucu maddi kaynakların, güç sahibi belirli ellerde toplanmasıyla dünya, bu küresel derebeylerin hâkimiyetine geçecektir. Eskinin kale gibi şatolarda yaşayan ve halkın varlıklarını zorla elinden alanların yerini günümüzde, yine kale gibi duvarların içindeki malikânelerde yaşayıp halkın zenginliklerini ekonomik spekülasyonlarla gasp edenler almıştır. Demokrasi adına seçimle iş başına gelenler de, insanları bu “Küresel derebeyler”  adına yöneten  şövalyelere dönüşmüştür. Böyle bir yönetim hiçbir zaman gerçek demokrasi olamaz, olsa olsa   gözünü dünya hakimiyetine dikmiş olan “KÜRESEL FEODALİTE” olacaktır.

Geçen yüzyıllarda bu anlayış sonunda ortaya çıkan devletlerin, en büyük olma adına, kıt kaynakları ele geçirme mücadelesi sonucunda dünyayı nasıl kan gölüne çevirdiklerini gördük. Çözüm insanın insanileştirilmesindedir. İnsana başta, bu ekonominin temel sloganın tersi olan “Ne ihtiyaçlarının sonsuz olduğunu, ne de kaynakların kıt olduğu” gerçeğini öğretmekten geçer. Kaynaklardaki asıl kıtlığını, insanların doymak bilmez hırslarını körükleyerek zenginliğin belirli ellerde toplanmasını teşvik eden bu ekonomik anlayış  yaratmaktadır. Bu gün dünya nüfusunun %5′ine sahip ABD dünya kaynaklarının %25′i kullanmaktadır. Böylece 1 Amerikalı 5 kişilik  tüketim yapmaktadır. Tabi bu rakamlar ortalama bir ABD’li içindir. Gerçekte bin, milyon ve hatta milyar kişilik zenginliklere sahip olanlar da var. Günümüzde Irak işgalinde olduğu gibi bu zenginliklerin çoğu geçtiğimiz asırlardaki işgal ve soygunlarla elde edildiğinden alın teri karşı da değildir. İnsan ihtiyaçlarını tespit eden Maslow bunların sonsuz olduğundan bahsetmemiştir. Her şeyi ekonomiye indirgeyip, insani duyguları yok edip tek değer “Kâr yani maddi güç” derseniz, ortaya böyle bir tablonun çıkması kaçınılmazdır. Zaten insanlık tarihindeki kavgaların ana sebebi de budur. Maddi gücü ele geçirip başkalarını düşünmeden keyfince hükmetmek ve lüks içinde yaşamak. İşte çağımızda çok övündüğümüz bilimsel ilerlemelerle kurulan batı medeniyeti bu egoist anlayışı meşrulaştırmıştır. Özgürlük, hürriyet sloganlarıyla keyfince üretip tüketmenin önü açılarak, sadece kendi geleceğini düşünen egoist insan tipinin ve bunu doğuran ekonomik yapının haklı olduğunu savunmak mümkün değildir.  Öyle “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” diyerek kurda kuzuyu teslim edemezsiniz. Üstad Cemil Meriç liberalizmin eşitliğini ve özgürlüğünü ne güzel tanımlamış; “liberalizm, hür bir kümeste, hür bir tilki ile hür bir tavuk.” Darwin’in vahşi tabiat kuralı olan doğal seleksiyonun “Güçlü ayakta kalır, zayıf yok olur” kuralını insan hayatına layık görüp, müdahale etmeyin “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” demek, gerçekte “Bırakınız öldürsünler, bırakınız ölsünler”  demektir. Bu anlayış ben yaşamalıyım  diğerlerinin ne olduğu beni ilgilendirmez anlayışıdır.

Sosyal Devlet

Tarih boyunca insanlığın var olmasıyla egoizm hep vardı dememiz gibi ekonomik ilişkilerde buna bağlı olarak günümüzdeki gibi, ya zora dayalı gasp veya  serbest pazar denen, büyük ölçüde arz ve talebin etkisinde kalarak  işlerlik kazanmıştır. Pazar böyle oluşmuştur, her şey insanların elinde değildir, bazen mevsimler uygun gitmeyecek ürün kıt olacak, talep artacak ve fiyatlar yüksek olacaktır vs.  Bize göre asıl sorun, piyasa ekonomisinin işleyişinde değildir. Sorun bir sistemin dayandığı insan anlayışındadır. Ayrıca kim ne derse desin ülkeler serbest ekonomiyle de, devletçi ekonomiyle de, karma ekonomiyle de zenginleşebilir. Yeter ki kurallar ve hedefler iyi uygulansın. Çin örneği ortada, Sovyetler fakir olduğundan batmadı. Sorun ekonomik kalkınmadan ziyade haksızlığı önleyerek dengeli gelir dağılımını oluşturmaktır. Burada gereken düzenlemeleri yaparak, dengeleri sağlayacak olan insani anlayıştaki sosyal  devlettir. Devlet müdahalesinin piyasaları dengelemesi açısından yapacağı katkılar son derece önemli ve faydalıdır. Piyasa daraldığında tasarruf, döviz, sübvanse gibi müdahalelerle, talep veya üretim arttırılıp indirilerek ekonomik dengeler sağlanır. Gelir dağılımının dengelenmesi ve maddi kaynakların belirli ellerde toplanmasının önüne ancak sosyal devlet anlayışındaki düzenlemelerle geçilebilir. Bütün kârı sermaye mi üretip yönetiyor da hepsi sermayenin oluyor? Kazancın paylaşımı ne kadar adil?

Yaşanır pratik basit bir örnek vermek gerekirse, ülkemizde yıllardır kangren olmuş süt hayvancılığının problemi böyle çözülmedi mi? Yıllardır serbest pazar mantığı ile belirlenen süt fiyatları, süt üreticisini perişan edip hayvancılığın yok olmasına sebep olmaktaydı. Birlikte hareket edip köylünün elindeki sütü yok pahasına alan ve sonunda zarar ettirip hayvanların kesilmesine sebep olan zihniyetin önüne, 2011 Ağustos’un da sosyal devlet anlayışıyla hükümetin süte taban fiyat koyması ve bu fiyatın altında süt alanların cezalandırılmasıyla geçilmiştir. Bir iki yıl öncesine kadar 50 kuruşa kadar düşen sütün litre fiyatı şu an (Temmuz-2012) bakanlığın belirtildiği taban fiyat 80 kuruştur ve bunun üzerine verilen ilave teşvikle de 4 ineği olan bir köylü rahatça geçimini sütten sağlayabilmektedir. Bu gerçek son derece önemlidir ve süt üretimi Türk köylüsünü ayakta tutan en önemli kalemdir. Böylece hem köylüye rahat bir nefes aldırıldı hem de yüksek fiyatlarla yurt dışından hayvan ithal etmenin de önüne geçilerek ülke büyük bir zarardan da kurtarılmış oldu. Süt işleyicileri de aç gözlülüklerinden ve haksız rekabetten yok olmasına sebep oldukları süt üretiminden dolayı azalan süt arzı sebebiyle, daha sonra fahiş fiyatlarla süt almak zorunda kalmaktadırlar. Yani sizin anlayacağınız hükümet ayni zamanda adamlara bindikleri dalı da kestirmiyor. Tabi bindikleri dalı kesmeye yol açan sebep yine Liberal Kapitalizmin bir başka temel kuralıdır. “En düşük maliyetle en yüksek kâr elde etmek” satıcının canını çıkarma pahasına bir malı satın almak. Yani düşene acımamak, gerekirse karın tokluğuna satın almak veya insan çalıştırmak. İşte dünyayı sömürgeleştirmenin ardındaki itici güç te budur. Sende yok olan bir malı satın almaktansa git işgal et ve insanları köleleştir, bedavaya senin olsun mantığının arkasındaki diğer bir egoist dürtü budur. Tabi bu vahşi kapitalizmin en vahşi uygulamasıydı. Liberal kapitalizmle işgaller kılıfına uyduruldu bu artık kadar açık ve aleni olmuyor. İş gücü zincirli kölelerle değil açlık sınırının altındaki asgari ücret uygulamalarıyla sürmektedir. Bindikleri dal işte böyle kesiliyor ve aslında sonunda kendilerine zararı dokunuyor. Bedavaya aldığın veya çalıştırdığın insan senin ürettiğin mal için nasıl talep yaratsın, sütçü elindeki hayvanı kesince kaç paraya süt bulacaksın, insanlar süt ürünlerini kaça alabilecek, sonra ülke bu açığı nasıl kapatacak?

İşte bütün bunların vebali, Liberal Kapitalizmin “zayıf olan yok olur güçlü ayakta kalır-fiyatları serbest pazarda arz talep belirler” mantığına aittir. Biz de deriz ki piyasa denetlenmezse fiyatları bir araya gelen bir avuç güç sahibi KÜRESEL DEREBEYİ belirler. İşte ekonomik zorluklar yaşayan şirketlerin batmaktan kurtarılması ve daha sonra uygun fiyatlarla tekrar satılması da benzer uygulamalardandır. Son ekonomik krizde (2008-2010) bunu Liberal Kapitalist geçinenlerde anladı. Liberalizmin merkezindeki ABD bile bu müdahalelere mecbur kaldı. Ancak Atilla Bey’in takipcisi olduğu Frederic a. Von Hayek’e (1899-1992) bu anlayışa karşıdır. Hayek’e göre, sosyal adalet anlayışı, devlet müdahalesini ve ilk müdahale de yeni müdahale gerekçelerini doğuracak, sonunda totalitarizme varan yol açılmış olacaktır. Bu uygulamalar, hukuk kurallarının herkes için eşit olmasını gerektiren hukuk devleti ve yasa egemenliği anlayışıyla da çatışmaktadır. Vatandaşlar arasında ayrıma giden sosyal adalet, bu yönüyle adaletsizlikten başka bir şey değildir anlayışındadır. Bu, tam manasıyla güçlü ayakta kalsın zayıf yok olsun anlayışıdır. Vahşi kapitalizmden ne farkı var ki?

Bu zihniyetin gelecek için ürettiği politikalardan da bahsetmeden geçemeyiz. Bir başka önemli sorun ilerleyen küreselleşme sonunda, Avrupa Birliği gibi tek para birimine geçildiğinde başlayacak. Şimdi vahşi rekabetle firmalar batarken o zaman, şu an AB’de olduğu gibi ülkeler toptan batacak. Küreselleşme ile AB’de olduğu gibi tek para birimine geçildiğinde, milli para geçerliyken ülkelerin paralarındaki devalüasyonla dengeleri sağlama imkanları da ortadan kalkacaktır. İşte Çin mucizesinin en önemli dayanağı kur farkıdır. ABD bunun için iki de bir Çin’e paranın değerini arttır diye bastırıyor. Çin parasının değerini arttırmalı ki pazardaki ucuz mal avantajı azalsın.  Batı derebeyleri zora düştü.

Ayrıca insani olmak iddiasıyla ortaya çıkan bir medeniyetin asıl hedefinin kâr elde etmek değil, insanlığa hizmet etmek ve insanı yaşatmak olmalıdır. Ancak böyle bir hedefi olan sistem insanidir ve böyle bir sistemin ahlakiliğinden bahsedilebilir. İşte bu anlayıştaki sosyal devletin hakemliği ve yerinde müdahalesi ile dengeler kurulup, vahşi kapitalizmin vahşiliklerinden arındırılarak insanileştirilmiş bir piyasa  ekonomisi  oluşturulabilir. Ekonomik krizlerde mantıklı müdahaleler süt örneğinde olduğu gibi her iki tarafın da yararına olur. Kimsenin endişe etmesine gerek yok emin ellerdeki devletin koruyuculuğuyla, kendilerini kuruyucu müdahalelerde sesi çıkmayan, kendi çıkarlarından başka bir şey düşünmeyen bu feodal zihniyetin yaptıkları tahribattan daha az hatalar olur. 

Özgürlük Sorunu

Atilla Bey ne kadar aksini savunursa savunsun bu anlayıştaki bir sistem insani değildir ve entelektüel çevrelerde meşruiyet kazanması mümkün değildir. İnsanlığa savaş açanlar doymak bilmez egosunun esiri olanlardır. Birilerini aç ve yoksulluk içinde perişan bir hayat sürmeye mahkûm edenlerin, bundan hiçbir rahatsızlık duymadan varlıklarına varlık katmaya devam etmelerini, vicdan sahibi hiç bir kimse ahlaklı davranış olarak kabul edemez.  İşte Bangladeşli Muhammed Yunus bu anlayışıyla alternatif bir proje geliştirmiş, bu projeye de Liberal Kapitalist dünya Nobel Ödülü vermiştir. Alkışlanacak yerde eleştirilmesini anlamak mümkün değil? Atilla Bey yazısında “Yunus gibi entelektüellerin anlayamadığı şey, lanetledikleri “kapitalizm”i eleştirme adına aslında insani hayatın tabiatını eleştirmekte olmaları.” diyerek maalesef, dizginlenmesi gereken egoist dürtülerin ve her türlü ahlaksızlığı meşrulaştıran vahşi kapitalizmin meşrulaştırılmasına destek vermektedir.

Evet egoizm insan tabiatında vardır ve insanın hırsları, onu çalışmaya, başarıya motive eden güçtür.  Ancak “Bırakınız yapsınlar” mantığıyla özgürlüğü bu hırsları teşvik etme ve önündeki engelleri kaldırmak, insanı doymak bilmez bir tirana dönüştürmektir. Asıl teşvik edilecek şey, gerçek insani tabiat olan, insanı insan yapan erdemli  duygu ve davranışlardır.  İşte bu anlayışa dayanan ahlaki sistem özgürlüklerin insanlık yararına kullanımının önünü açacaktır. Yine Atilla beyin hocası Frederic a. Von Hayek’e göre özgürlük, negatif özgürlüktür ve “bir şeye özgür olmak” değil, “bir şeyden özgür olmak” gerçek özgürlük tanımıdır. Negatif özgürlüğün esası, bireyin bir şeyi yapmaya zorlanmadan hareket edebilmesidir. Bireyin özgürlüğü   diğer bireylerden gelen ve  zor kullanma tekeline sahip olan devletin yarattığı tehditlerden korunmalıdır der. Yani sözün özü her türlü ahlaki ve erdemli kuralla özgürlükler düzenlenmesine karşıdır. Siz istediğiniz kadar çıkardığınız yasalarla insanı özgürlüğünün önündeki engelleri kaldırın demokrasiniz gibi bu da tam bir aldatmacadır. İnsanda özgürce davranacak güç yoksa yasalar ne işe yarar? İnsana layık gördüğünüz açlık sınırının altındaki asgari ücretle hangi özgürlükten bahsedilebilir ki? Kim ne derse desin düşünce alanındaki özgürlüğe diyecek bir şeyimiz yok ancak ekonomik alanda liberalizmin savunduğu özgürlük gerçekte “EGOİZMİN ÖZGÜRLÜĞÜ” dür.   Aslında gerçek özgürlük yaradılıştadır ve insan varlıklar arasında kendisine verilmiş iradi güçle en özgür davranış yetisine sahip varlıktır. İnsanın asıl problemi özgür olmak değil, aksine, kendine verilmiş olan özgürlüğün kullanımını keyfince değil, sorumlu bir kullanma bilinciyle geliştirmektir.İnsan yaradılışı gereği zaten zaten en özgür varlıktır, yeter ki bu kısıtlanmasın. İnsanın bu özgürlüğünü kullanmasının önündeki en büyük engel yoksulluk yani ekonomik bağımlılıktır. Demokratik hayatın gereği diğer siyasi ve sosyal baskılar daha sonra gelir ve bunlar da siyasal rejimin insan için olmazsa olmazıdır. Bütün bu baskılardan kurtulan insan artık özgürdür ancak bu onun keyfince değil, sorumluluk bilincinde hareket etmesini gerektirir. Ancak önemli olan bunun bilincinde olarak sorumlu yaşamak ve SORUMLU İNSAN olmaktır.

İşte asıl düzenlenmesi gereken ekonomik sistemin temelleri olan bu  gibi egoizmi oluşturan temellerdir. Herkesin en büyük olmak adına birbirleriyle acımasızca rekabet ettirilerek insan egosunun-hırslarının azgınlaştırıldığı böyle bir dünyada da barış ve güven ortamı sağlanamaz. Kıtlığı ve çatışmayı bu EGONOMİK anlayış üretmektedir.  Bence bu sistemi en doğru tanımlayan isim LİBERAL EGONOMİ’ dir.  Bu zihniyeti dünyaya tek insani sistem olarak sunanlar, demokrasi ve insan haklarında samimi olmadıklarından ve bunları küresel feodal hâkimiyetleri için kullandıklarından, Ortadoğu’da olduğu gibi kendilerine yakın dikta yönetimlerine her türlü desteği verenler, kendi yayılmacılıklarına karşı çıkanları da demokrasi ve insan haklarıyla tehdit etmektedirler.

Ekonomi ve yönetim etle kemik gibidir. Liberalizm ve demokrasi birbirinden ayrı düşünülemez, birbirini tamamlarlar. Yine Hayek haklı olarak,   demokrasilerin, oy rekabetine girişen yöneticilerin popülist politikalar uygulamalara yönelmesiyle  aşamalı olarak örgütlü menfaatlerin hizmetine sokarak totaliter bir sisteme dönüşebileceği üzerine dikkat çekip eleştiriler yaparken, bunun asıl failinin aslında  insan hırslarını meşrulaştırarak menfaatleri peşinde koşan insan tipi yetiştirerek,   paraya ihtiyacı olan partiler  ve dolayısıyla demokratik düzen üzerinde hakimiyet kuran, liberal egonomik anlayışın ta kendisi olduğunu nedense görememektedir.  Atilla beyin toz kondurmadığı Liberal Kapitalizm için 2011 Davos zirvesinde ünlü spekülatör Soros “Ekonomik teorilerin tamamen yeniden düşünülmesi” çağrısı yaparak sistemin sıkıntılarına bizim gibi dikkat çekmişti.(BBC-29.01.2011) Bu konuda samimi arayış içinde olanlar, zaten bizim ortaya koyduğumuz çözümleri kendileri de çok iyi bilirler. Çözüm bellidir. Sorun egoyu aşabilmektir ve bu da insanın kendisiyle olan en önemli hayat imtihanıdır. Bu çatışma daha önce de belirttiğimiz gibi yeni değildir, bu çatışma öncelikle insanın kendi içinde vardır ve çevresiyle sürmektedir. İnsanlık tarihi kadar eski ve asli bir sorundur. Çözüm egolaştırılmış insan ve ekonomiyi bilimsel tek geçerli gerçek diye sunmakta ısrar etmemektir. EGO’nomiyi EKO’nomileştirme gerekir.

 

 

 

Category: Genel

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*


*

8.415 views