İnsan ve Medeniyet

Liberal Kapitalist EGO'nominin Eleştirisi

TEMEL PARADİGMA “HERKES İÇİN İYİ BİR DÜNYA” KURMAK

Ortak insan aklına göre düşünecek olursak, mademki, insan bu

varlık dünyasında hayatımızı sürdürmek zorundadır ve faaliyetlerine bir yön verecek şuura sahiptir, bu durumda kendisinden beklenen etrafındaki bu mükemmel düzene uygun bir hayat sistemi geliştirmesidir. Bu durumda insanlık için ana paradigmamız, “HERKES İÇİN İYİ BİR DÜNYA KURMAK” kısaca “İNSANI YAŞATMAK” olmalı ve bunun bir yönü çevremizdeki canlı hayata, diğer yönü de insanlığa dönük olmalıdır. Eğer insan içinde yaşayacağı bu düzenle uyuşmayan ve ona zarar veren bir sistem kurarsa, en büyük zararı yine kendisi görecektir. Çevremizdeki hayat sisteminin işleyişine baktığımızda, kuracağımız düzeni buna nasıl uyduracağımız konusundaki ana referansımız olacak paradigmayı kolayca anlayabiliriz.

Hepimiz varlığımızı, bu dünyada canlı hayat sürmesine bağlıdır. Güneş, dünya ve bu sistemde yer alan bütün varlıkların, yaradılış ve hayat kanunları diyebileceğimiz çeşitli kanunlarla canlı hayatı korumak ve  “CANLI HAYATIN”   devamına hizmet etmek zorunda kurgulandığı gördük. Bir yağmur damlasının en fazla 6 mm. çapından daha fazla büyüyememesi, birkaç kilometre yükseklikteki buluttan bu çaptaki bir damlanın bile kurşun hızıyla yere düşebilecekken narin bir yaprağı bile incitmeden inmesi bize hep bunu anlatır. Şu an insan vücudunda her bir saniye içinde 5 milyon hücresi yenilenerek 10 trilyon hücre varken, hayatının devamı yardımcı olan, onunla beraber içinde ve dışında 10 bin çeşitten ibaret, 100 trilyon dolayında bakteri ve mikropla beraber ortak yaşadıklarını biliyor muyuz? Derimizin sadece 2,5 cm2’inde 32 milyon adet zararsız bakteri vardır. Kanun dediğimiz şey varlıkları iradeleri dışında belli bir düzende tutan güç olduğuna göre, bu durumda bütün varlık ve düzeni bir arada tutan kanunların  hepsi canlı hayatın devamına hizmet etmektedir. Bu açıdan baktığımızda bütün kanunlar, “CANLI HAYAT”ın korunmasına, sürdürülmesine hizmet ettiğini söyleyebiliriz.

Başka bir deyişle “Ekolojik dengeyi korumak”, yeryüzündeki bütün kanunları da kendine bağlayan bir “Aşkın bir kanundur”.   Bu kanunun temelinde, hayatın korunması ve doğal kaynakları   tüketmeden sürdürülebilir bir hayat anlayışı yatar. İşte insanın yeryüzünde yaşarken, bütün faaliyetlerinde öncelikle, varlığını sürdürmesine borçlu olduğu bu gerçeğe uyumlu yaşaması gerekir. “Herkes için iyi bir dünya” hedefini temel alan insan medeniyetinin,  çevre için referans alması gereken ve canlı hayatın sürdürülebilmesini amaçlayan adına “HAYAT PARADİGMASI” diyebileceğimiz bir gerçeği göz ününde bulundurması gerekir. İnsan yeryüzündeki temel faaliyetlerinde bu paradigmaya ters bir faaliyette bulunmamalıdır. Nasıl kâinattaki kurulu düzen canlı hayatın sürdürülmesi hizmet ediyorsa, insan da buna ters bir faaliyet içinde olamaz. Zaten maksat yeryüzünde iyi şartlarda meşrû bir yaşam olduğuna göre, bu kural insanın dışındaki diğer canlılar içinde geçerlidir. Bir insanın özgürlüğünün, bağımsızlığının ve hak arayışının kısıtlanması demek, gerçekte hayat hakkının kısıtlanması demektir. Aslında bu açıdan bütün yollar “HAYATIN KORUNMASI”na çıkmaktadır. Herkes için güvenli ve iyi bir dünya, hayatın yani kurulu düzenin sürdürülmesinin ana temelidir. Böylece hayat paradigması, insanî faaliyetlere yön veren üst ve ana paradigmadır.

Biyolojik içyapısı hariç ihtiyaçlarını temin konusunda, insanı bağlayan ve diğer varlıklar gibi insanı, hayat dengesine hizmet ettirmek mecburiyetinde olan hiçbir program yoktur. İnsan, hem kendi varlığını, hem de diğer varlıkların bir denge içinde üreyip çoğalmasına da yok edilmesine de gücü yeten tek canlıdır. Sıkıntısız ve mutlu bir yaşam sürdürmek için dilediği gibi üretme, tüketme ve yeryüzü kaynaklarını kullanma gücüne sahiptir. Aynı zamanda  da dünyadaki varlıklar içinde hiçbir ölçü tanımadan “Her şey benim olmalı, ben her şeye hükmetmeliyim” diyerek, taşıdığı egoist hırslarının esiri olup hayat dengesini bozabilecek yani kötülük kaynağı olabilecek tek varlık insandır. Bu özelliği ile yeryüzünde süren hayatı sona erdirecek, aynı zamanda yine kendi cinsi olan insanlığı da yok edebilecek güce sahiptir. Bu durumda yeryüzünde insan, aynı zamanda düzen içinde süren hayat için en büyük tehlikedir.

Şu da bir gerçek ki bu hayat düzeni yok olursa insan da yok olacaktır. Bu özelliği ile hayat dediğimiz çevre varsa  insan da vardır. İnsanı yaşatmak için önce çevreyi yaşatacak önlemler alınmalıdır. Çevre, yani kâinat, insanın faydası için vardır. Bundan dolayı, bütün faaliyetlerimizde göz önümüze alacağımız öncelik, “Hayat Paradigması” ışığında sürdürülebilir bir çevredir. Yeryüzünde yaradılışın ana gayesi, insan gibi mükemmel bir canlıya ulaşmak dedik. Ama bu mükemmel varlık ya elindeki gücü, bu muazzam varlığı kendi malı bilip keyfince tasarrufta bulunur ve yine keyfince düzene müdahale edip bozarsa?  Bütün bunlar geçmişte olmuştur, gelecekte de olabilir. İşte Kuran’da Âraf Suresi-56 ayette dikkat çekilmek istenen asıl konu budur.

Yeri gelmişken Batı dünyasında benzer konuda Riley E. Dunlop ve William R. Catton’un birlikte geliştirdikleri “Yeni Ekolojik Paradigma” isimli çalışmalarında bu gerçeği görmüşlerdir. Bu iki bilim adamı dünyaya medeniyet diye yutturulmaya çalışılan “Egemen Toplumsal Paradigma” olan kapitalist zihniyeti “İnsanı Üstün Gören Dünya Görüşü” olarak tanımlarlar.15 “İnsanı üstün görmek” anlayışı “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” diye sloganlaştırılan Egoist-egolojik insan ile uyuşmaktadır.

               İnsanlar iyi şeylere layıktır

Egoist insan paradigmasında ana hedef “Maddi güç sahibi olmak ve özgürce yaşamak” olduğundan, tabiatı bir an önce talan edip maddi güç sahibi olmak için çaba harcanır. Ayni şekilde egoist arzularını özgürce tatmin etmek de aynı yola çıkar. Bu medeniyette insan çevresiyle amansız bir çatışmaya itilir. Gerçekte ise, insan varlığını kendisi için hazırlanmış olan fıtrî düzene borçludur. Bu düzenle, saygı ve sevgi dayalı sürdürülebilir bir ilişkide bulunur. İnsanın çevresine karşı sorumlulukları vardır. Sözün özü iyi şartlarda yaşamak için, insanın iyi işleyen bir hayat düzenine ihtiyacı vardır. İnsan için iyi işleyen bir hayat düzeninin (Ekonomi, eğitim, çevre, aile, trafik, hukuk vb.) uyulması gereken iyi kuralları olmalıdır. İşte insan bu kurallara uymakla sorumludur. Sorumluluklarının bilincinde yaşayan insan iyi ve değerli insan olup, bu insan da iyi şeylere layıktır.  Sorumluluklarını yerine getiren mükâfatı hak eder, çiğneyen de mahrumiyeti.

          Yeni Küresel Feodalite veya gücün hâkimiyeti

Hayat gerçeğini anlamazsanız ve medeniyet paradigmanızı “Egoist hırsları doyurmak, maddi kazanç veya güç sahibi olmak” üzerine kurarsanız; böyle bir medeniyet paradigmasıyla yetişen insanların, elde ettikleri maddî güçle,  başkalarının haklarını düşünmeden, kendi  hizmetlerine sunulmuş kaynakları bir an önce talan etmekten başka bir düşüncesi olamaz. Böylece her türlü insan faaliyetinin temel alacağı her birey kendi egosunu doyurmak için diğerini ötekileştirerek kendine  rakip görüp, onu yok etmek için kıyasıya bir rekabete girişir. Bu durumda, ne kadar aydınlanmış olursanız olun, çağdaş uygarlık seviyeniz insanı, tenkit ettiğiniz o “Gücün hâkimiyetini” esas alan Orta Çağ feodalitesinin karanlık zihniyetinden daha yükseklere çıkaramaz. Sahip olduğunuz teknolojiyle kendi rahatınız için at yerine uçak geliştirirken, dünyayı daha fazla talan etmek için de ilkel ok yerine nükleer silahlar geliştirerek,  sebep olduğunuz dünya çapındaki sömürge savaşları ile dünyayı yaşanmaz hale getirmeniz kaçınılmaz olur.

                          Nasıl bir medeniyet?

“Dünyada her canlının hedefi hayatını sürdürmektir”” demiştik. Ancak insan kendine verilmiş olan akıl ve irâde gücü sayesinde, diğer canlılara ilave olarak “hayatı iyi şartlarda sürdürmek” ister. Gerçekte insan yeryüzünde en değerli varlıktır ve bu yüzdenİnsanlar iyi şeylere layıktır”. İyi şartlar insanın hayatını kolaylaştırır ve onu mutlu eder. Bir başka deyişle, insan hayatını, sıkıntıdan uzak ve mutlu sürdürmek ister. Bu durumda “iyi şartlarda mutlu bir hayat sürmek her insanın en tabiî ve temel hakkı” olduğu tartışmasız bir gerçektir. Kapitalist kültür de aslında insan mutluluğunu hedefler. Ancak onun seçtiği yol Hedonizm-Hazcılıktır. Ancak bireyin kendisine, topluma ve çevreye zarar veren ama kişiyi mutlu eden, zevk veren şey savunulamaz ve bu yol egoizmdir. Diğer canlılar da hayatlarını sıkıntıdan uzak ve mutlu sürdürmek isterler. Ancak tabiatta kendilerine sunulan şeylerle yetinmek zorundadırlar. Kendileri için “İyi şartlar “  hazırlamaktan uzaktırlar.

Bir hayvan avladığı bir avı daha lezzetli olsun diye, onu insan gibi pişirecek yeteneğe sahip değildir. Bir kuş, daha konforlu olsun diye daha iyi bir yuva yapma yeteneğine sahip değildir. İnsan da diğer canlılarda olduğu gibi bütün ihtiyaçlarını çevresini saran canlı ve cansız tabiattan temin eder. Ancak insan tabiatta buldukları ile yetinmez, hep daha iyisini arar ve geliştirir. Bu hedef için çalışır çabalar, savaşır, üretir tüketir, araştırır geliştirir, öğrenir öğretir ve düzen kurar.  Bütün çabası aslında iyi şartlarda mutlu bir hayat içindir. İnsanoğlu bunu diğer varlıklardan ayrıcalığı ve üstünlüğü olan BİLGİ sayesinde gerçekleştirir. Yani onun üstünlüğü Bakara-31’deki farktır.

Mademki bütün varlık bir düzen içinde insan gibi şuurlu bir varlığın yaratılmasına kurgulanmış, insan da varlığını borçlu olduğu çevresindeki düzenle uyumlu, ona zarar vermeyecek, bu çevreyi sevgi ve saygı ile koruyacak bir sevgi medeniyeti oluşturmalı ve buna göre faaliyetlerini sürmelidir. Tabi insanın çevresine ve hayat uyumlu bir medeniyet oluşturması için önce onu iyi tanıması ve anlaması gerekir. Bu dünya ve hayatı bizler yaratmadığımıza göre bizim malımız da değildir,  aslında bize bir emanettir. Emanet bir şey bize ait değildir, geçici olarak istifademize sunulmuştur ve bir gün çocuklarımızın kullanımına sunulmak üzere bizden geri alınacaktır.

Ulrich Beck’in yazdığı “Risk Toplumu: Başka Bir Modernliğe Doğru” eserinde belirttiği gibi her türlü olumsuzluklar toplumda “Bumerang etkisi” yaparak bu risklerden yararlananları da vurmaktadır. Artık insanlar bir yandan atomik kitlesel imha silahlarını üretirken bir yandan da DNA’nın şifresini çözmüş ve klonlayarak insan üretebilecek duruma gelmiştir, yani artık insan yeryüzünde halifesi olduğu “Tanrı rolünü” oynar duruma gelmiştir. Ancak, insan evreni daha fazla kontrolü altına aldıkça hayatına ve dünyaya yönelik riskler çoğalmaktadır. Bunun nedeni “Sorumluluk ve özgürlük” ayırımını yapamamaktır.16

Bizlerde bu dünyadan ayrılırken kazandıklarımız burada kalacaktır. Geriye emanet aldığımızı daha güzel bir şekilde bırakmalıyız. Bu anlayışla kuracağımız  medeniyet öncelikle insanı güvenli bir çevrede ve iyi şartlarda mutlu yaşatmayı amaçladığından adına “İNSAN MEDENİYETİ” diyebiliriz. Daha geniş anlamıyla bu medeniyet, “HAYATI KORUMAYI” referans alarak “İNSANI YAŞATMAYI” hedef  alan bir medeniyet olmalıdır.  Medeniyetin amacı insanı insanileştirmek olmalıdır. Batılı düşünürlerin kurduğu, çağdaş medeniyette kapitalizm, insanlığın hayat felsefesi olmuştur ve bu medeniyette insanın hedefi para yani maddi güç sahibi olmaktır. İnsan medeniyetinde ise ekonomi amaç değil araçtır ve insanın hedefi hayatı ve varlığı bilmek, bunlarla uyumlu bir sistem kurup, insanlığın değerlenmesidir. Yani insanın insanileştirilmesidir.   Herkes için adalet, sevgi ve saygı, insan medeniyetinin insana bakışının ana temellerindendir.

                            Nasıl bir İnsan?

Hayatta kalma konusunda cansızla canlı arasında en önemli fark, canlılar hayatlarını ancak tüketimle sürdürebilmeleridir. Canlıların bu tüketimin bir kısmı cansız varlıklardan karşıladıkları gibi, diğer kısmı da yine bazı programla süren döngü ile (mevsimler, üreme vs.) oluşan canlı varlıklardan karşılanmaktadır ve böylece  canlı hayata hizmet etmektedirler.   Bazı canlıların hayatta kalmak için diğer canlılarla beslenmesinin temelinde bile bir denge içinde “Canlı hayatı korumak” ilkesine hizmet ettiği görülür.

Böyle bir düzeni gören, anlayan her şeyin kendine hizmet ettiğinin ve en değerli varlık olduğunun şuuruna varan insan da, bu hayat döngüsüne minnet duyguları içinde faaliyetlerinin en ulvi gayesi, hayat ve insanlığa hizmet  olmalıdır. İşte bu amaca uygun faaliyet ayni zamanda yaratılış gayesine hizmettir. Bu gerçekler insana sorumluluk yükler. Bu sorumluluklar varlığı, yaratılışı, düzeni ve hayatı anlamlandıran “Herkes için iyi bir dünya” anlayışındaki “insan medeniyeti” nin insan faaliyetlerini yönlendiren temel ölçüdür. Herkes için iyi bir dünya kendini seçkin gören insanlarla değil sorumluluk sahibi insanlarla kurulur. Bu sorumluluklar hak ve adalet ölçülerinde, varlığımızı borçlu olduğumuz hayata, çevreye, insan, topluma, devlete, sisteme ve Yaratan’a karşıdır. Özgürlük ayni zamanda sorumluluk demektir.

Şuurlu bir insandan beklenen, kendisine verilmiş değer ve hizmetlerin farkındalığıyla karşılık vermektir. Varlığını sadece kendi egosunu tatmine harcamak yerine, insanların mutluluğuna da harcamaktır.  Bir elle toplarken, ihtiyacından fazlasını yığmak yerine, diğer elle dağıtarak insanlığa ve hayata hizmet etmektir. Bir anlamda hayat ve insandan kazandığını tekrar hayat ve insanlığa harcamaktır. İyilik ve güzellikleri çevre ile paylaşmak, birbirine karşılıklı sorumluluk anlayışı hâkim olmalıdır.  Tıpkı insanın kendisinden faydalandığı bir meyve ağacını veya hayvanı sevgi ile bakıp beslediği gibi.  Gerçekte insanın sorumluluğu, ona lütfedilen hayata karşılık bir minnet ve sevgi duygusundan kaynaklanmalıdır. Kazandıklarının fazlasından ihtiyaç sahiplerine de bir pay ayırmalıdır. Ona iyi bir dünya sunma çabasında olan insanlara, toplumuna ve medeniyetine karşı sevgi ve saygı ile bağlı olmalıdır.  Bu davranışlarının kaynağı Kant’ın dediği kuru bir görev bilinciyle olmamalıdır. Batı Medeniyetinde olduğu gibi “Ben yaşayayım da gerisi ne olursa olsun” anlayışında hayata ve çevresine karşı sorumsuzca, başıboş ve özgürce davranışlar içinde ilgisiz kalmamalıdır. Bir gün kendisi de muhtaç hale düşebilir düşüncesiyle empati yapmalıdır. İnsan medeniyetinin insanı “SORUMLU İNSAN” dır. Özgürlük sorumlu olmayı gerektirir.

 İnsanlık tarihi boyunca problemin ana temelinde yatan gerçek, sadece kendini üstün görerek “egoistçe kendimizi düşünmek” ve ele geçen maddi güçle dünyayı ve insanları kendi hizmetimize zorlamaktır. Yani maddî gücü tek elde toplama hırsıdır. Hayatta her insan başarmak, güç sahibi ve mutlu olmak ister. Peki, güç sahibi olduk, bununla insanlara hükmettik ve zulmettik, başardık. Ancak diğer insanların başarısını engelleyerek mutlu olduk. Ama diğer insanları mutsuz ederek… Her alanda rekabet esas alındığından, işin sonunda, birinin mutluluğu başkalarının mutsuzluğuna bağlıdır. İşte Batı medeniyetinin temel aldığı gerçek paradigmanın sonucu budur.

Bu gelinen seviye ilerlemeyse, aydınlanmaysa, başarısıysa ve insan mutluluğunu yakalamaysa buna diyecek bir şey yok! Nasıl mutlu yaşamak bizim asli hakkımızsa, başkalarının da mutlu yaşantısına zarar vermemek aslî görevimiz olmalıdır. “HAYATI KORUMAK  VE İNSANI İYİ ŞARTLARDA YAŞATMAK” İnsan Medeniyeti’nin aslî hak ve görevidir. Bu tam bir “İnsanı yaşat ki, devlet de yaşasın.” anlayışıdır. Yani amaç “HERKES İÇİN ADALET” anlayışındadır. Bu anlayışın daha dengeli bir hayat ortaya çıkaracağı kesindir. Ancak daha fazla mal yığma hırsında olan birileri, hâlâ bu hırslarını yenemezse üzülebilirler. Bu anlayış zaten İslam Dini’nin ana temellerindendir:

“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi âdil davranmamaya itmesin. Adaletli olun; bu, Allah korkusuna daha çok yakışan (bir davranış) tır. Allah’a isyandan sakının. Allah yaptıklarınızı hakkıyla bilmektedir.(Maide-8)

                         Paylaşma etiği

İnsanların bir kısmının açlık sınırının altındaki bir asgarî ücretin  verdiği yoksullukla, diğer varlıklı kısmını da tüketim köleliği ile nefsî zevklerinin tutsağı etmiş bir medeniyette özgürlükten bahsetmek, tam bir kandırmacadır. İnsan medeniyetinde ise durum bunun tersidir ve ideal olan davranış “Kendi ihtiyaç halinde olsa dahi, başkasını kendisine tercih etmektir”. İnsanı her türlü maddî ve nefsî bağlardan kurtarıp, insan gibi özgürce yaşayacak gücü sağlamaktır. Esas olan “Diğerleri ne olursa olsun, kendini kurtarmak” değil, birlikte kurtulmaktır ve birlikte başarmak, birlikte güçlenmek, birlikte mutlu olmaktır. İşte sorumlu insanın davranışlarının bu temellerine de “PAYLAŞMA ETİĞİ” denir. Hep beraber içinde yol aldığımız bu hayat gemisinde sağlıklı bir şekilde yol almamız için iyiyi, güzeli, sıkıntıyı, acıyı dayanışma içinde paylaşmaktan başka bir yolumuz yoktur.

Ne güzel demiş atalarımız, “Biri yer biri bakar, kıyamet ondan kopar”,  “Komşusu açken tok olmaktan rahatsızlık duymak”. İnsanlar ihtiyaç halindeyken, derebeyi şatosu gibi malikânelerde yaşamaktan rahatsızlık duymakta; ortalama bir insan gibi yaşamaktan daha çok mutlu olmaktır. Bu hizmet anlayışı Kant’ın ahlak anlayışındaki gibi toplumsal bir görev, zorlama gereği bir ödev değil, hayat düzeninin bize sunduğu nimetlere şükrün bir gereğidir. Hani Koca Yunus’un dediği gibi, “Yaratılanı severiz, Yaratan’dan ötürü”.   

Bu hedefe uygun her türlü davranış doğru ve iyi, aksi davranışlarsa kötü ve yanlışın ölçüsüdür. Hayatı korumak demek, hem çevremizdeki canlı cansız dengeyi, hem toplum hayatını, hem de birey olarak kendi hayatımızı korumayı ve insanın hizmetine sunulan çevreye, insanın da minnet duygusuyla hizmet etmesidir. Hep kendimiz için yaşamayalım. Biraz da başkalarını yaşatmak için yaşayalım. Kendi mutluluğumuz için başkalarına da, kendimize de zarar verme hakkımız olmamalıdır.

İnsan bazı sadistçe davranışlarıyla kendini mutlu edebilir. Ancak bu durumda hem kendine, hem de çevresine zarar verir. Başkalarının dediği gibi, ölçüsüzce üretmek, tüketmek ve biriktirmek tam bir  egoizmdir.   Bu sebeple özgürlük sendromu yaşayan Batı medeniyeti, tam bir bireyci ve egoist toplum yaratmıştır.  Gerçek özgürlük yaratılıştadır ve insan varlıklar arasında en özgür davranış yetisine sahip varlıktır,  yeter ki bu kabiliyet kötüye kullanılmasın ve kısıtlanmasın. İnsanın bu özgürlüğünü kullanmasının önündeki en büyük engellerde biri yoksulluk yani ekonomik bağımlılıktır. Özgürlüğümüzü bağımlılıktan kurtarmamız gerekir. Kapitalist fikir babalarının dediği gibi, “İnsan egoist olmalı, ahlaklı olmasına gerek yoktur, kazancından diğer insanlara da bir pay düşer” mantığıyla bir yere varmanın mümkün olmadığı ortadadır. Bakınız bu konuda ünlü yazarımız Ha-Joon Chang bu konuda bakın ne diyor:

“Özetle zenginleri daha da zengin etmek hepimizi zenginleştirmiyor. Eğer toplumun geri kalanının yararına olmasını sağlayacak şekilde zenginlere ulusal gelirden daha büyük para vermek isteniyorsa, zenginlerin daha büyük yatırımlar yapmaları ve dolayısıyla vergi kesintileri gibi politika araçlarıyla daha yüksek hızlı büyüme yaratmaları ve sonrasında bu tür bir büyümenin meyvelerinin REFAH DEVLETİ gibi bir mekanizma sayesinde paylaşılması sağlanmalıdır.”17

 Aydınlanma ile Batılıların başlattıkları ölçüsüzce maddi güç toplama mücadelesiyle son iki asır insanlık tarihinin en karanlık dönemi olmuştur. İnsanlığa ve çevreye verdikleri zarar dünyayı yaşanmaz hale getirdiği için bugün mecburiyetten hayatı ve çevreyi korumaktan başka yol olmadığını gördüler. Bu kâinat ve dünyamız yaratılışta zaten hayatın devamına uygun dizayn edilmiştir. Yeter ki, bizler başkalarının haklarını gasp edip deliler gibi servet yığmayalım. Asıl hayat gayesi nedir hayatımızı hangi ulvi değerler peşinde  harcayacağımızı araştırmaktır.

Bu bilinçteki insanların elinden çıkacak bilimsel ilerlemeler ve teknolojik gelişmeler birileri için silah değil, insanlığa ve hayata hizmet edecektir. İnsanlığa hizmet bilinciyle, vahşi Kapitalizm’le pompalanan ve Batı Medeniyeti’nin ana paradigması olan “Maddi kazanç”  hırsıyla egoist yetiştirilen toplumdan, daha insani ve çevresini koruyan, rekabet yerine dayanışmacı, paylaşımcı uygar bir toplum bilinci oluşacaktır. “HERKES İÇİN İYİ BİR DÜNYA KURMAK” bilicinin insana verdiği güdü; salt egoist duyguları tatmine dayalı “maddi kazanç” dürtüsünden, insanlık için daha güçlü bir araştırma ve çalışma motivasyon sağlayarak, daha insani bir dünya ve daha insani bir medeniyet kurulacaktır.

İşte insanoğlu, kendine verilmiş DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ sayesinde hayatın düzenini ve varlığın gerçeğini araştırır,  doğru bir şekilde anlarsa, bu düzene uygun doğru bir medeniyet kurarak mutlu bir hayat sürebilir.  İyi şartlarda yaşayıp, sıkıntısızca mutlu bir hayat sürmek buna bağlıdır. İnsanî olmayı hedefleyen insanların kendilerine hedef seçtiği  “HERKES İÇİN İYİ BİR DÜNYA” ana paradigmasıyla hareket eden “İNSAN MEDENİYETİ”  insana, “SORUMLU İNSAN” bilinci ve “EKOLOJİK DAVRANIŞ” yüklemelidir. Bize bir emanet olan beraberce hayatı paylaştığımız canlı ve cansız her varlığın sorumluluğu… Taşın toprağın, ağacın kuşun, havanın suyun ve hayvanın insan üzerine yüklediği sorumlulukları… Daha ilkokullardan itibaren bu EKOLOJİK paradigmayı işleyen “HAYAT, ÇEVRE, İNSAN” öğretileriyle insan medeniyetinin temel referansları öğretilerek, çevreye karşı davranışlarımız “PAYLAŞMA ETİĞİ”  bilincinde olmalıdır.  Sözün özü, esas olan EGONOMİK insan değil, EKONOMİK insan yetiştirmektir. Sorumlu insan, hayatı paylaştığı diğer canlılarla, kaynakları paylaşmasını bilendir. İnsan için en HAKİKİ GERÇEK budur ve ÖZGÜR DÜŞÜNCE BUNU GEREKTİRİR. İşte bu gerçeği anlayıp, yakalayabilen insan özgür olabilir.

 

 

 

Category: Genel
  • celal yildiz says:

    ilhan beyin batı batı diye monobloklaştırdığı sağcı muhafazakar yazat jargonundan çıkma yer nereleriyse,ben hala anlamış değilim.

    Yukarıda ki yazı en çok taraftarını batı deniel yer ilhan beyle ayni gördüğümüğüz yerler ise, oralarda bulacaktır. Maddeten doygunluk içinde olan toplumlar kendi sistemlerini daha çok sorguluyorlar ve düşünüyorlar.

    Bugün görüyor ki dünyanın kaynakları sonsuz değil ve tükenmez değil. Akıllı bir yaratıcı mı iş başında yoksa başka birşey mi tartışması sonucu değiştirmiyor.

    Sosyolojik bir yorum yapıyorsak veya bir savımız varsa sürekli dini motifler ile bu yazıyı süslemenin ve güclendirmeye çalışmanın bir anlamı yok.Yazarın neden bunu sürekli yaptığını anlayamıyorum. Konu zaten can alıcı ve güncel. Yeterli derecede irdelenmeye hazır veride var.

    Başka bir hatırılatmada bırakalım yapsınlar ekonomisini hele hele ilhan beyin monoblok batı batı dediği yerlerin hiçbirinde görmedim.

    Tam tersini gördüm. Devlet ve sivil kuruluşlar her zaman bizim buralardan ve hele hele kültür havzamızdan çok daha fazla düzenleyici, ve müdahaleci durumdadır. Bunu halkını çıkarına yapar.Bakınız avrupa birlği çevre kanunlarına ve uygulamalarına. Bu kanun ve uygulamalarda sadece kazanç mı görünüyor?

    Memeleketinin her tarafı plastik şişelerle naylon torbalarla kirletilmiş otomobillerin kontrollerini bile beceremeyip bir alman sivil kuruluşu olan TÜV e devretmiş bir ülke çocuğu olarak bunu gayet rahat görebiliyorum.

    Her sav her zaman doğru olmayabiliyor,biraz daha fazla detaycı olmak lazım.Zevkle takip ediyorum ve okuyorum tebrikler.

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*


*

9.290 views