İnsan ve Medeniyet

Liberal Kapitalist EGO'nominin Eleştirisi

KANT’IN SAF AKLININ ELEŞTİRİSİ

www.insanmedeniyeti.com

 Immanuel Kant, 1724-1804 yılları arasında yaşamış olan aydınlanma düşünürü ve Alman felsefesinin kurucularından biridir.

Çok meşhur “Saf Aklın Eleştirisi” isimli eseriyle emprizm ve rasyonalizmi, dolayısıyla çağının ve çağımızın en önemli fikir akımı olan pozitivizmi ve bir yönüyle de insan aklını yücelten-Tanrılaştıran materyalizmi eleştirmiştir. Kant’a göre insan bilgisi sınırlıdır. İnsan zihni, nesneleri ve olayları gerçekte oldukları şekliyle bilemez. Nesneler, zihnin imkânlarına, yapısına ve formlarına göre bilinebilir. Bunlara FENOMEN (Görüngü)  denir. Nesnenin aslı ise NUMEN’ dur.

Nasıl bir hayvana, hayatını sürdürmeye yetecek sınırlı bir bilme gücü-akıl verilmişse, insanın durumu da çok farklı değildir. İnsana hayvandan daha fazla bilgi edinme gücü verilmesine rağmen bu güç, nesnelerin aslını anlamaya yetecek düzeyde değildir. Ancak bu anlama gücü, yıllar ilerledikçe artmasına rağmen, aklın duyu organlarından iletilen görüngüleri çözme gücü ile sınırlı kalacaktır. Bunun nedeni bilginin, hem algılar-duyular tarafından alınan ham verilere, hem de kavramlara dayalı olmasıdır. Yani varlık, uzay ve zaman bizim algılarımızdan ve bunlardan oluşturulan kavramlardan ibarettir. Hâlbuki gerçek varlık ve dünya, algılarımızdan çok farklıdır ve bizim bunları algılarımızla tam olarak kavrayamadığımız ortaya çıkmıştır. Şu gerçektir ki Yaratıcı güç, insan için belirli bir hayat düzeyi belirlemiş ve bunu sürdürecek özellikte duyular ve akıl gücüyle bizi donatmıştır. Yani bize verilen bilgi algılama yetileri maddenin tam gerçeğini yansıtmamaktadır. Aslında sorun beş duyumuzdadır. Acaba bu duyular ve onları çözümleyen anlamlandırma gücümüz olan aklımız, bizlere varlığı olduğu gibi gösterdiğinden emin miyiz? Bilgimiz zaman geçtikçe gelişmesine rağmen, beş duyumuzun yansıtmasıyla sınırlıdır ve göreceli olacaktır. Bu bilgi de hiçbir zaman gerçeğin ta kendisi olmayacaktır.

Saf aklı nasıl yıktı

Kant’ın insan aklının ve bilimin sınırlarını çizdiği çalışması çok önemli bir gerçeği açıklamaktadır. Değil mi ki insan, çevresini beş duyu ve bunların yeterli olmadığı durumlarda geliştirdiği çeşitli ölçü aletleriyle anlamaya çalışmaktadır. O halde varlıklar hakkındaki bilgilerimiz geliştirdiğimiz duyu organlarımızın ve ölçü aletlerinin hassasiyeti ile sınırlıdır. Nano ve makro boyutları incelemeye yetmediğinden, mikroskop veya teleskopa ihtiyaç duyan 5 duyumuzla, ne çok yakınımızı ne de çok uzağımızı tam anlamamız mümkün değildir. Bu demektir ki, aletlerimizin hassasiyetleri geliştikçe varlıklar hakkındaki bilgilerimiz de artacak, ancak varlıkların tam bilgisine ulaşmamız hiçbir zaman mümkün olmayacaktır.

Hal böyle olunca, hiçbir zaman varlığın tam ağırlığı ve tam boyutu hakkında bile kesin bilgiye ulaşamayacağız. Bu konuda yine ünlü bir Alman bilim adamı olan Heisenberg daha da ileri giderek “Belirsizlik Kuralı” adıyla,  cisimlerin ontolojik farklılıklarına  dikkat çekerek, maddenin temel taşlarındaki bilinmezlikleri içeren bir kuramla, Kant’ın bu iddiasını bilimsel olarak doğrulanmıştır. Aslında bu anlayış Aydınlanmacılığın, rasyonalizmin, pozitivizmin, materyalizmin yani “Akılcılığın Tanrı”sını da öldürmüştür. Bu anlayış, aklına ve bilimine çok güvenen insanoğluna “haddini bil, bilmediklerinin yanında bildiklerin hiç demektir”. Yani beş duyumuzun verilerine mahkûm olan aklımız evreni bize tanıtmakta sınırlıdır.

Kant’ın saf aklının ürünü

Bu çalışması Kant’ın Bilim (Epistemoloji) felsefesi alanındaki önemli çalışmadır. Kant’ın bundan başka bir de Ahlak (Etik) Felsefesi alanında, Batı ahlak anlayışının temellerini teşkil eden çalışması vardır. Bu konudaki çalışmasına “ÖDEV ETİĞİ” denir. Ödev Etiği, Kant’ın bu kez kendi “Saf aklıyla” düşünüp geliştirdiği ve bir insanın nasıl ahlaklı olabileceği konusundaki düşünceleridir. Kant bunu yaparken Batı düşüncesinin olmazsa olmazı olan sözde “İnsan özgürlüğünün korunması” prensibi çerçevesinde düşünerek, bilinçsiz bir teslimiyete karşı çıkar ve insanın onu değil, bunu seçebilme kabiliyeti, yani özgürlüğü doğrultusunda bir ahlak anlayışı kurmuştur.

                  Ahlakta özgürlük bağımlılığı

Tabi özgürlük tarifiniz Batı anlayışındaki gibi “Egonun dilediği gibi tatmini” olursa, ortaya koyacağınız her kural bireyin özgürlüğü önünde bir engel olacaktır. Bakın zavallı Kant bu zor görevde özgürlük-ahlak çatışmasında nasıl da çıkış arıyor:

“Kant’ta etik kişinin en temeldeki etik değeri, özgürlüktür. Çünkü özgürlük ahlâk yasasının koşuludur. Bu nedenle Kant’a göre özgür olma, etik kişi olmanın onsuz olunamaz biricik temel koşuludur. Etik kişi, ahlâk yasasına göre eylemde bulunan, yani özgür olan kişidir. Özgür bir istemeye sahip olmakla ahlâk yasasına uygun biçimde eylemde bulunmak bir ve aynı şey olduğundan, özgürlük, kişinin kendiyle ilişkisinde ortaya çıkan, kişiye özgü etik bir değerdir. Bu nedenle Kant’a göre özgür olma, etik kişi olmanın onsuz olunamaz biricik temel koşuludur.  Demek ki özgür bir isteme ile ahlak yasaları altında olan bir isteme aynı şeydir.”2

Nasıl olacaksa! Hani şu “yumurta mı tavuktan, yoksa tavuk mu yumurtadan çıkar” misali bir gerekçeli izahat olmuş. Tabi özgürlük bir tabu haline dönüştürülürse ahlak kurallarıyla çatışması kaçınılmazdır. Kant’a göre bir eylemin ahlaklı olmasını, duygudan, bir çıkarımdan ve inançtan değil; sırf ödevden dolayı, yani ahlak yasasına saygıdan dolayı isteyerek yapılmasına bağlamıştır. Yani Kant’a göre ahlak bir toplumsal görev ve ödevdir. Ne yapsın zavallı, yoksa özgürlük ilahını kızdırırdı. Görev deyince işi kurtarmış oluyor. Tabi bu da ahlak anlayışında onulmaz bir yara da açılmış oluyor. İşte “ÖZGÜRLÜK BAĞIMLILIĞI” yine tescillenmiş oldu.

İnsan daha yaratılmadan çok önce, kendi varlığını rahatça sürdürecek bir hayat düzeni ayarlanmış, çeşitli nimetler var edilmiş. Bu düzende her şey canlı hayatın devamına programlanmış. Ayrıca içinde yaşadığı toplum düzeninde, insan davranışları, rahat bir hayatın yürütülmesi yönünde düzenlenmiştir. Bu durumda insan, kendine böyle hizmet eden, varlığını borçlu olduğu çevre toplumuna minnet ve sevgi duyar. İnsan da bu duygularla çevresindeki ve toplumundaki düzeni korumaya, ona karşı uyumlu davranışlar içinde bulunur. İşte bu davranışlar insanın ahlakını oluşturur ve temeli de sevgiye ve saygıya dayanır. İşte Aristo’dan başlayıp günümüzde Michael Stocker, Michael Sandel, Charles Taylor, Michael Walzer gibi düşünürler ise “ERDEM ETİĞİ” dedikleri bu görüşleri savunurlar.3Yani bu işi Kant’ın dediği gibi sana karşı yapılanlara; bir iş yerinde olduğu gibi karşılıklı çıkara dayanan, kuru kuruya bir vazife ve ödev bilinciyle karşılık vermeye indirgemesi, çok eksik ve her şeyi tam bir materyalist anlayışa göre, karşılıklı maddi çıkara indirgeyen bir anlayıştır. Kant idealist biri olmasına rağmen bu anlayışı tam bir materyalistçedir.  

Gelelim şimdi Kant’ın “ÖDEV ETİĞİNE”. Bu anlayış Batı medeniyeti üzerinde ilkinden çok daha etkili olmuştur. Her ne kadar ilk kuramı batı insanı görmezden gelip, hala aklı ve onun eseri olan bilimi tanrılaştırsalar da, ikinci kurama dört elle sarılmış ve Batı medeniyeti ahlak anlayışı bu kuram üzerine kurulmuştur. Bugün dünyayı etkisi altına almış Batı ahlak, siyasi, hukuk kuralları ve insan haklarında bu anlayışı esas alınmıştır. Peki, gelelim şimdi ne var bunda sorusunu cevaplamaya. Hani bir kimseye zor bir anında, yardım ettiğimiz zaman, bize teşekkür ettiğinde              “–Estağfurullah teşekkür edecek bir şey yok vazifemiz veya görevimiz” deriz ya, işte işin sırrı biraz burada.

Şimdi lafı uzatmadan açıklayalım. Hani batı insanı nazik ve saygılı olsa da; soğuk, resmi ve en önemlisi sevecen değil deriz ya, dostça değil bencil ve egoist bir toplum deriz ya, işte işin temelinde, kapitalist insan anlayışının bizde oluşmasını sağlayan en önemli faktör, Kant’ın bu ahlak anlayışında yatar. Dikkat edilirse bu anlayışın temelinde insan sevgisi, acıma, dayanışma, fedakârlık gibi insanı insan yapan dostluk duyguları yoktur. Ya ne vardır? Dayanışma ve paylaşmadan uzak, kuru kuruya bir toplumsal kurala uyma, yani ödev ve toplumsal görev vardır. Yani bir insan diğerine bir yardımı dostluktan, komşuluktan, onu sevdiğinden ve acıdığından değil, toplumsal görev ve ödev gereği yapmalıdır. Öbür türlüsü “Özgürlük tabusuna”  zarar verir.

Hani bir iş yerinden vedalaşırken insan, kendisine ekmek sağlayan patronuna için minnet duyguları içinde dostça bir tavırla “Bana bu iş yerinde bir yer verdiğinizden dolayı size minnet borçluyum, hakkınızı helal edin” dendiğinde, karşı taraf “ Ne hakkı, ne minneti canım, siz çalıştınız, ben de karşılığını verdim” demesi gibi. Hani sanki devletin resmi bir polis memuru gibi, görev icabı insanlara yardım etmek gibi bir şey “Teşekküre gerek yok görevimiz” tarzında resmi bir tavır.

Tam bir maddeci anlayış tarzı. Bu anlayışta, insana yardımı, fedakârlığı, insandan ziyade devlet kurumlarına yüklenilmiştir. Ahlaklı davranış bir ödev ve görev olunca, bu durumda zorda olan birini görene düşen görev de, bu durumu ancak bir devlet kurumuna bildirmek olacaktır.  Çünkü bu iş, devlet tarafından görevlendirilmiş kurumların işidir. Kendisi çok meşguldür ve ayrıca bu işlerle onun işi değil görevli kişiler ilgilensin. Kişinin görevi kurallara uymak ve sorun çıkarmamaktır. Tabi ki, insan bilinçsizce her şeye müdahale etsin demiyoruz, devlet kurumları bu işlere bakmasın da demek istemiyoruz.

Ancak görev ve vazife bilinciyle yapılan bir ahlaklı davranış, sorunu her zaman devlet müdahalesine havale ediyorsa, toplum arasında gerçek sevgi ve mutluluk duygusu oluşturup, bireyleri iyi günde kötü günde bir arada tutmaya yetemez. 18 yaşına kadar görev ve vazife bilinciyle yetiştirilen ve daha sonra sokağa terk edilen bir çocukla ailesi arasında nasıl sevgi oluşur ki?   Karşılıklı ilişkilerde, bir de işin içine yaşadığın semt, altındaki araba ve üstündeki elbisenin markası girdiğinde düşünün artık ilişkinin samimiyetini. Böyle anlayıştaki bir toplumda dostlukların, sokakta birbirini nazikçe güler yüzlü (aslında görev gereği) “hay” diye selamlamadan öte geçememesi çok normaldir. Laubali olmaya gerek yok araya mesafe koymalı kabilinden bir şey.

Eh artık bizlere de yansımış olsa da aslında bu davranış, özveri ve fedakârlıktan uzak ne kadar hayal kırıklığı doğuran resmi bir karşılık değil midir? Hâlbuki yakınlaşmanın, dostluk ve sevginin temelinde karşılıksız özverili ve fedakârca davranışlar yatar. Tabi işin temelinde insan sevgisi olmayınca, özgürlük medeniyetin vazgeçilmezi olunca, gerçek dostluğun gelişmesi mümkün olmaz,  bir de her türlü ilişkinin temeli maddi çıkara indirgenirse, insanın kendini insanlardan soyutlayan hapishanesinin duvarlarını kendi elleriyle örüp, sonra da toplumuna ve insanlara yabancılaşarak, kendi kendisini yalnızlaşmaya mahkûm etmesi de kaçınılmazdır. Acaba gelinen bu nokta gerçekten özgürlük müdür yoksa esaret mi? İşte buna, bu medeniyetin doğurduğu “Özgürlük sendromu” denir.

Yalnız Batı Medeniyeti’nin ahlak yapısı çok yönlüdür. Kant bu işin  daha çok kamusal davranışları kapsayan yüzüdür. Diğer bir yüzü ve asıl yüzü ekonomi kaynaklı olandır. İnsanların birbiri arasında davranışları oluşturan Kapitalist ekonomiden kaynaklanan asıl yüzü budur. Bu yüz insanda başarıya, verimli olmaya odaklı olduğundan, insan ister istemez başarıya ve verimli olmaya odaklanır. Diğer insanlar rakipleri olduğundan çok çalışması gerekir, bir işte başarı sahibi olmalı, daima güçlü, varlık sahibi, gösterişli ve yüksek karizma sahibi acımasız olmalı, yani sürekli kuyruğu dik tutmalıdır.  Başarısız, tembel, zayıf hastalıklı, fakir ve iflas etmiş, işini kaybetmiş, düşkün insanla muhatap olunmaz. Egoizmin ve Narsist insanın asıl temelleri olan bu ilkelere göre, başarısız birine acıyan, acınacak hale düşer. Vahşi doğadaki gibi zayıfın yaşama şansı yoktur. İşte güçlenince zayıfları sömürmenin alt yapısı bu fikirlerden ve ahlak yapısından kaynaklanır. Böyle temellere sahip bir medeniyetin hayata, ekonomiye, insan psikolojisine bakışın temelinde de benzer rekabetçi egoist anlayışlar yatmaktadır. Bu anlayıştaki bireylerden oluşan ve milyonlarca kişinin yaşadığı metropollerde yaşayan bir insan, kaç tane gerçek dost bulabilir ve yalnızlıktan, yabancılaşmaktan kurtulup, gerçek mutluluğu nasıl yakalar, siz düşünün. Bir insanın başka birine gerçek sevgi, saygı, dayanışma ve paylaşma duygusuyla bağlanması keyfince yaşama özgürlüğünü sekteye uğratır. İflas etmiş ve işini kaybetmiş bir parasızlıktan lüks hayat yaşatamayan bir eşe acaba kaç kadın sırf sevgi ve saygıyla bağlı kalır. İşte Batı’da evliliklerin uzunca bir süre devam edememesinin temele nedeni budur. İki insanı bir yuvada bir arada birbirine sevgi ile bağlayıp mutlu bir hayat sürmesini sağlayamayan bir medeniyetin “İNSAN MEDENİYETİ” olması noktasında daha çok eksiği vardır. 

 devamı var.

“KAPİTALİST EGONOMİ” İSİMLİ KİTABIMIZDA. BU KONUDAKİ YORUMLARINIZI BEKLERİZ

 

 

 

    

Category: Genel

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*


*

5.126 views