İnsan ve Medeniyet

Liberal Kapitalist EGO'nominin Eleştirisi

YENİ TOPLUMSAL SÖZLEŞME: İYİ VE KÖTÜ İNSAN

 Bu konu insanlık için en önemli konudur. Milyarlarca insanın

çözüm olarak ortak bir doğruda buluşması… Her insan doğru olanı, iyi olanı yapmak ister. Ancak en âdi suçlu bile kendi yaptığının doğru olduğuna inanmaktadır. İnsanların temel aldıkları farklı paradigmalardan kaynaklanan, aynı konuda birçok doğru olunca da ister istemez bu doğrular birbiriyle çatışmaktadır. İşte sorunun temeli buradadır. Bütün insanlık için ortak yaşama çözüm bulmak ve bunun etrafında bir arada yaşamayı sağlayacak Medine Sözleşmesi gibi bir TOPLUMSAL SÖZLEŞME yapmak ve çatışmaları çok aza indirgeyecek en önemli esastır. Şimdi çatışmalara tekrar şöyle bir bakalım. İnsanlık tarihi boyunca insanlar, egoistçe davranarak daima birilerini ötekileştirip, onları hâkimiyetleri altına alarak, onların yaşama haklarına ve dünya nimetlerinden hak ettikleri payı almasına engel olmuşlardır. Tarihteki insanlar arasında sürüp gelen çatışmaların en büyük nedeni budur.  Ancak insanlık içten içe, yaptığı fiilleri meşru kılacak ve egoist saldırıların önünü kesecek ve ona daha iyi şartlarda bir dünya kuracak bir sistem, fikir veya inanç arayışı içinde olmuştur. İnsanlık tarihi boyunca yeryüzünde birçok ırk, bölge temelli kimlikler oluşmuştur ve bunların her biri de diğerlerini hâkimiyeti altına alma mücadelesine girişerek ötekileştirdiklerine hayatı zehir etmişlerdir. Egoizme dayalı bu kavgaya tarihte “Bütün insanlar kardeştir” deyip kimlik üzerinde yapılan bu çatışmalara sadece dinler-Doğu felsefi inançları gibiler hariç-karşı çıkmıştır.

Ancak belli bir dönem sonra insan egoizmi dinlerin aslını saptırarak dini de ötekileştirme çabalarına âlet etmiştir. Bu çatışmalarda maalesef her fikirdeki insanlar arasında ben-bizden ile sen-sizden-öteki ayırımı yapılmıştır. İnsanlar bölge, ırk, inanç gibi bir takım kıstaslarla birbirlerini ötekileştirerek yeryüzünü kana bulamışlardır. İnsanoğlu tarih boyunca birçok fikir ve inançla karşılaşıp birbirlerini hep ötekileştirerek paramparça oldu. Bunların birçoğu geçmiş zamanların eksik bilgilerinden kaynaklanarak, günümüzde gelişen bilimle geçerliliği kalmamış olmasına rağmen, hala varlıklarını sürdürmektedirler. Bu yolda insanlık için birçok faydalı oluşum veya paradigma yine egoist düşüncelerle aslından saptırılmıştır. Egoist düşünce ben merkezli olduğundan, daha çok ırka, bölgeye, bir hakim güce dayanarak genelde bir inancı da kendine alet edip, ortak bir menfaat etrafında ortak bir kimlik oluşturarak diğer insanları ötekileştirmiştir. Oysa aile, ırk, renk, bölge vatan ve hatta bir inanç gibi kimliklere insan, bir araştırma sonucu değil doğuştan iradesi dışında sahip olur. Bunların diğer insanlara karşı bir üstünlük ve ayrıcalık konusu yapılması “Ben merkezcilik-egoizmden” başka bir şey değildir. Maalesef günümüzde gelenekselleşerek egoizme eklemlenmiş dinlerin durumu da böyledir. Kimlik  insanda, hem kendi kimliği hem de karşı kimlik için aşılmaz ön yargılar oluşturur. İşte insan bir şeyi, düşünceyi, olayı ve insanı bu önyargılarla değerlendirir. Hitler gibi “Alman ırkı üstün ırktır” ön yargısına sahip olursan, diğer insanlara her türlü katliâmı meşru görürsün veya Yahudiler gibi “Biz Tanrı tarafından seçilmiş üstün ırkız” inancında olursan. Ya da “En medeni ülke benim ülkem, ekonomik olarak en büyük payı ben almalıyım”, “En doğru inanç ve fikir bizimki” dersen, diğer insanların haklarını düşünmen mümkün değildir. Bu açıdan kimlik, bir sürü ön yargıyla oluşturur ve kimliği değiştirmek-insanın bir açıdan kendisini reddetmek gibi olduğundan-en zor iştir. Hâlbuki hepimiz tek bir atanın çocuklarıyız. Ne demiş Einstein? “Ön yargıları yıkmak  atomu parçalamaktan zordur”. Bu yüzden yeni bir fikir hareketi, yetişkin insanlar yerine, henüz ön yargıları tam oluşmamış gençler arasında daha fazla kabul görür. Aslında insan olmak körü körüne bağlığı değil, amaçlı sorgulamayı gerektirir ama maalesef bu işi yapabilen insan sayısı o kadar az ki…

İnsan yeryüzünde yalnız olmadığından ve aynı mekanları ve kaynakları diğer insanlarla paylaştığından, diğer insanlarla ve çevresiyle ilişkilerini düzenleyecek bir takım kurallara ihtiyacı  vardır. Bu kurallar belli bir ırk, bölge, hakim güç üstünlüğü ve ayrıcalığını bitirip, her insanı eşit kabul edip ve hak anlayışına göre âdil uygulanacak ilkelerden oluşmalıdır. İşte bunlara insanî veya ahlakî kurallar-ihtiyaçlar denir. İnsanlık tarihinde böyle kurallar ya insan aklının ürünü bir fikir ya da saf ilahî bir dininin ürünü olarak ortaya çıkmıştır. İnsan aklından veya saptırılmış din anlayışından çıkanların en belirgin ortak özelliği; toplum içinde yine birilerinin haklarının daha üstün olup, aynı zamanda ya bir ırkın veya bölgenin haklarını diğerlerinden-ötekileştirdiklerinden üstün tutmasıdır.  Gerçek şu ki, hangi inanç, fikir, ırk ve bölgede olursak olalım, yeryüzünde çatışmayı durduracak olan, herkesin insanca yaşamasını hedefleyen insanca bir medeniyet anlayışıdır. Aklın yolu gerçekte birdir ve bir insan saf aklıyla da bu anlayışa gelebilir. Konuyu tekrar toparlarsak, insanoğlu dünyada mutluluğu arar ve kendisine bunu sağlayacak bir oluşumun peşine düşer. Bunun da yolunun “Çatışmasız bir dünya kurmak”  olduğu bir gerçektir. Bu açıdan, insanlık için faydalı bir rejim, sistem, din, iman ve ekonominin ana hedeflerinden biri “HERKES İÇİN İYİ BİR DÜNYA” kurmak olmalıdır. İyi de dünyada o çok övünülen Aydınlanma ile pozitif insan aklının ürünü, insan hakları nârâlarıyla kurulan, tek geçerli sistem olarak sunulan Demokratik-Kapitalist Sistem de, egoizm batağına batmışsa “Kavgasız, çatışmasız mutlu bir dünya” nasıl kurulacaktır?

Batı dünyasının medeniyet paradigması özetle, sadece kendi ülke veya ırkına ait “Kendileri için iyi bir dünya” olduğundan, daima çatışma üretmektedirler. En ileri demokrat geçinen ve birçok ırkı bir arada yaşatan ABD bile sadece kendi ülkesinde yaşayan beyaz ırkı üstün tutmuştur. Benzer bir deneme olan Avrupa Birliği ise; belli bir bölgeyi kapsaması, ekonomik sıkıntıların biraz artması karşısında tekrar ırkçı ve yerel söylemlere dönmesiyle dağılma aşamasına gelmiştir. Buldukları çözümler de hep kendileri içindir. İnsanlara sunduğu idealizm bir fikir ve kültürden ziyade, bireyin faydası peşinde koşturulması yani egoizmdir. Ünlü düşünür Roger Garaudy’nin dediği gibi Kapitalizm’in başarısı, “Batının bir kültür üstünlüğünden değil, silah tekniklerini ve denizin askeri ve saldırgan amaçla kullanma becerisinden ileri gelmiştir.”

Batı insan yetiştirmek yerine, sistem kurar. Batı dünyası kendini üstün görür, egoist insanı sever ve meşrulaştırır. İnsanî değerlere önem vererek insan yetiştirme yerine, sadece egoizmin kendi toplumuna zarar vermesini sınırlayıcı kanunlar ve sistemler üretmiştir. Komünizm teoride bütün insanları kapsamasına rağmen, maalesef bir savaş sonucunda Rus işgali ile zorla yayılmasıyla tepki toplayıp, işgalle girdiği ülkelerde açık özgürlük ihlali sayılması ve açıkça ateizmden yana da tavır koymasıyla insanların büyük çoğunluğuna benimsetilememiştir. Her şeyi egonun tatminine ve ekonomiye bağlarsak olacağı işte budur. Kıyamete kadar bir ülkenin ekonomisi hep büyüyecekse küçülecek olan neresidir? İyi günde de kötü günde de birlikte olunacak bir anlayışla kurulmazsa, hep çıkara-faydaya dayalı kurulan birliğin sonunun böyle olması kaçınılmazdır. Bunlar da öncekiler gibi hep egoizm temelli sistemlerdir.

Bunun için önce çatışmanın temelinde “EGOİZM”in yattığını anlamamız gerekir ve her türlü faaliyetimizdeki temel paradigma, sadece kendimizi ve kendi toplumumuzu değil, çevremizi ve bütün canlı hayatın hayat hakkını kapsayacak şekilde olmalıdır. Hal böyle olunca, her hakkın daha âdil bir şekilde düzenlenmesinin önündeki en büyük engel kalkmış olur. İnsanı ve ekonomik gelişmeyi motive etmek için medeniyetimizin temelini salt egoizmi meşrulaştırmak üzerine kurmamamız gerekir. Evet, egoizm insan için itici bir güçtür ancak yolların içinde en tehlikelisidir ve tek yol bu değildir. Daha insani değerlerle insanlar motive edilebilir. Herkes için âdil şartlarda yaşanılacak bir dünya arzu etmeliyiz. Adaletin sağlanamadığı bir sistemde çatışma kaçınılmazdır. Adalet İnsan Medeniyeti’nin ana temelidir. Fikrî temelleri iyi görünse de, eğer bir düşünce ve inanç, birilerini ötekileştirip suçsuz yere mutsuz ediyorsa; bu düşünce ve inanç ne kadar insanlık adına bir şeyler yaptığını iddia ederse etsin; mutlaka birilerinin egosuna hizmet eder hale gelir ve adalet bozulmuş olur.   Peki, adaleti neye göre oluşturacağız, mesele bu?

 İnsan için iyi-kötü ve doğru-yanlışın referansı ne olmalıdır?

  Bu yolda bizlere lazım olan tek şey, hoşgörü ile her türlü fikrin serbestçe konuşulmasını sağlamak olduğu çok açıktır. Doğru olan, ancak her türlü fikrin serbestçe tartışıldığı ortamlarda anlaşılabilir ve insanda oluşmuş ön yargılar böylece yavaş yavaş kırılmaya başlar. Ne yazıktır ki, birçok insan bu yöntem yerine, karşı düşüncenin tamamen yasaklanmasını veya zorla yok edilmesini isteyerek, ötekileştirdikleri üzerine baskı yolunu seçer. Geçmiş asırlarda gücü ele geçirenler, ötekilerin üzerine yürümüş ve onlara değil iyi şartlarda yaşam hakkı tanımak, tam tersine ötekileştirdiklerine hiçbir yaşam hakkı bile tanımamıştır. Tarihte bütün savaşların temelinde bu yanlış anlayış vardır. Bir insanın yaşam hakları öteki olmasıyla değil, ancak toplumun suç saydığı bir fiili yapmasıyla kısıtlanabilir. Ortak yaşam için oluşturulacak toplum sözleşmesinde insanlar arasında bizden-onlardan ayırımına göre suçlamak olmamalıdır. Belki doğru sandığımız kendi düşüncemiz yanlıştır, bunu anlamamız zaman almaktadır ve zamana yayılan bir serbest düşünce soncunda kimin haklı olduğunu mutlaka ortaya çıkaracaktır.İnsanlar arasında en meşru sınıflandırma iyi-kötü ve mazlum-zalim ayırımıdır.

 Ancak asıl önemli olan, bu doğru-yanlışı hangi ortak ölçüye-paradigmaya göre belirleyeceğimizdir. Bütün fikir ve inançları kapsayacak ortak bir paradigmayı nasıl kurabiliriz. Medeniyet paradigmamız “Herkes için iyi bir dünya kurmak” olursa iyi-kötü ve doğru-yanlışın ölçüsü ortaya çıkmış olur. Bu durumda “İnsan çevre ve hayatı olumsuz etkileyen her şey” kötü ve yanlış; olumlu etkisi olan her şey de iyi ve doğru olur. İşte adaletin haklar bölümünden ayrı, suç ve ceza bölümünün dayandığı ana ilke bu olmalıdır. Haklar bölümü ise “Herkes iyi şartlarda yaşamak” hakkına sahip ilkesine dayanmalıdır. Bu gün çağdaş uygarlık ve tarihin sonu yutturulan Kapitalist Batı Medeniyetinde sorun olan; insanın kişisel çıkarları peşinde koşması gerektiğini savunan “Faydacılık Felsefesi”ne göre, iyi-kötünün ölçüsü olarak hazzın-hedonizmin temel alınmasıdır.  Bu anlayışın temeli, eski Yunan felsefecisi Epikür’e kadar uzanan, Jeremy Bentham’ın 1789 yılında “Ahlak ve Yasama İlkelerine Giriş” isimli eserine dayanır. Bu medeniyet insanı faydası, çıkarları ve hazları peşinde koşan biri HOMO-EKONOMİCUS olarak tanımlamaktır. Oysa insanın diğer canlılardan asıl farkı bir İDEAL sahibi olup, hayatının iyi ve kötüsünü buna göre düzenleyebilmesidir. Aksi taktirde, insan egosunun zevk aldığı her şey iyi, acı verdiği her şey kötü olmakta ve egomuz meşrulaştırılarak ölçümüz ego olmaktadır. Ölçü haz olduğunda “Hoşlanılan her şey iyidir, kişiler hür iradesiyle istedikten sonra kötü diye bir şey kalmaz”. Ancak geçen zaman içinde, fıtrat gereği müspet akıl sahibi insanlık, ortak yönetim ve toplumsal ilişkilerin çoğunda, “Benden bize” geçildiği için, bireysel olarak egoizm pompalansa da, farklı toplumlar arasında ortak iyi ve kötü ölçüleri birbirine çok yaklaşmıştır. Aklın yolu birdir ve ortak akılla ulaştığımız bu ölçüleri sadece kendi toplumuz için değil tüm insanlık için ortak değerler yapabilmektir. Bu gelişmeler toplumlar arasında yeni ve daha hakça bir ortak yaşam sözleşmesi oluşturulmasında toplumsal egoizmin aşılmasını daha da kolaylaştıracaktır.

İnsana diğer canlılardan farklı olarak özgür seçim yetisi verildiğinden insan, eylemlerinden  sorumludur. Geldik Ahzab Suresi-72’ye. İyiyi-kötüyü bilme yetisi yani, özgür seçim yetisi olan insan eylemlerinden sorumludur.  Kendi canının ve diğer canlıların, kendi eylemlerinden zarar göreceği keyfî davranışlar özgürlük kapsamına giremez. İşte bu sorumluluğundan uzak, sadece doymak bilmez nefsinin  hırs ve faydası peşinde koşanları bakın ALLAH Kuran’da nasıl tanımlıyor.

Onların kalpleri vardır, fakat onunla gerçeği anlamazlar. Gözleri vardır, fakat onlarla görmezler. Kulakları vardır, fakat onlarla işitmezler. İşte bunlar hayvanlar gibidirler. Hatta daha da aşağıdırlar. Bunlar da gafillerin ta kendileridir.” Araf-179

Hayvandan farklı olarak, iyiyi-kötüyü ayırt etme gücü verilmiş olan insan, buna rağmen hâlâ hayvan gibi sadece faydası-hazzı peşinde koşarsa esfeli sâfiline, hayvandan daha aşağıya düşmesi kaçınılmaz bir durumdur.

Müslüman olsun, Hıristiyan olsun, Yahudi olsun, Türk olsun veya bir başkası, aslında her toplumda ortak aklın gereği iyi ve kötünün özellikleri hemen hemen aynıdır.  Aslında ortak aklın gereği olarak “Bana zarar veren her şey kötü ve yanlıştır” paradigmasına sahibiz. Tek eksikliğimiz bu iyi şeyleri sadece kendimiz için değil, tüm insanlık ve çevremiz için istemememizdir. Hal böyle olunca insanları birçok ayırıma tâbi tutup, ötekileştirmenin anlamı yoktur. Bu dünyada hepimizin fikrimiz, ırkımız ve bölgemiz ne olursa olsun, birlikte yaşayacak toplumsal bir mutabakata ihtiyacımız vardır. Yeryüzünde iyi her yerde iyidir, kötü her yerde kötüdür. O halde insanlara bakış açımız şuçu buçu olmaktan ziyade, İYİ VE KÖTÜ olmak üzere iki tip insan olmalıdır. Üstat Cemil Meriç der ki bu ülkede ; ilerici, gerici, sağcı, solcu yoktur. Namuslu insanlar ve namussuz insanlar vardır. Yani iyi ve kötü. İşte ahseni takvim ve esfele safilin gerçeği de budur. Yani dünya da bütün çatışmaların temelinde, İYİ- KÖTÜ olmak üzere iki sınıf insan ve DOĞRU-YANLIŞ/HAK-BÂTIL olarak tanımlanan iki tip eylem-fikir vardır. İşte insanoğlu bu ikisinin arasında, bir o yana bir bu yana, savrulur gider. İnsanlar arasındaki çatışmanın temelinde HAK arama yatar. Tek çözüm de HERKES İÇİN ADALETTİR. İnsanlar arasında, haklı-haksız, zalim-mazlum, olarak ta tanımlayabileceğimiz bu ayırımı körükleyen en büyük etken; birilerinin diğerlerini aşiret, ırk, dil, din, renk, bölge gibi nedenlerle ÖTEKİLEŞTİRME’sidir.  Çatışma kendini her zaman haklı olarak gören “BEN ve ÖTEKİ” arasındadır. BEN her zaman kendini iyi-doğru ve haklı görür, ÖTEKİ ise her zaman kötü-yanlış ve haksız görülür. Eğer hedefimiz KÂMİL İNSAN yetiştirmek olup, birbirimizi ötekileştirmeye son verebilirsek çok büyük ölçüde azalacaktır. Bu açıdan Marksizm de bir hak arama hareketidir. Ancak ekonomik sorunlar için geçerli olan, ezen-ezilen sınıf tasnifi çatışmanın sadece bir parçasını tanımlar evrensel değildir. Bu ayırıma göre ekonomik problemler çözülse bile çatışma bitmez, başka alanlarda devam eder. Çin ve Rusya arasında olduğu gibi.

                             Yeni toplumsal sözleşme

Eğer çatışmasız bir dünya istiyorsak, insan yetiştirme konusundaki paradigmamız da “SADECE KENDİ İÇİN DEĞİL, HERKESE ÂDİL PAYLAŞIMCI VE GÜVENİLİR İNSAN”  olmalıdır. Devrimi dıştan değil, önce kendi içimizde yapmalıyız. Kendisinin bir kötülük görmesini istemeyen, başkasına da kötülük etmemelidir. Adalet bekleyenler adaletli davranmalı, çevresinden iyilik bekleyenler çevresine iyilik saçmalıdır. Markalar, sahip olunan mevki makam ve servetin yerine, “EMİN, GÜVENİLİR, PAYLAŞIMCI ve SORUMLU İNSANI”  yani KÂMİL İNSAN” değerlerini yüceltirsek, toplumdaki saygınlığı güçlü olana değil, bu tip insana indirgersek birçok problemi daha kolay çözmüş oluruz. Ancak emin, paylaşımcı ve sorumlu insan “HERKES İÇİN ADALET” anlayışıyla hareket eder. Sorunun çözümü âdil bir düzene dayanır. Ancak bu adalet, yalnızca kendi mensuplarımızın hakları değil, HERKES İÇİN ADALET olmalıdır. Bu ilkelere en fazla uyması gereken yine Müslümanlar olması gerekir. Neden mi? Dünyanın en iyi  üniversitelerinden biri olarak gösterilen Harward üniversitesi, Hukuk  Fakültesi Kütüphanesi girişine Kur’an’ı Kerim’den bir âyet astı.  Adalet kavramını en iyi anlatan  ifadelerin bir araya getirildiği “Adalet Sözcükleri” (Words of Justice) isimli sergi kapsamında, Nisa  Suresi’nin 135. ayetine de yer verildi. Harvard Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrenci ve  öğretim görevlileri tarafından tavsiye edilen 150 ifade arasından  seçildi. Fakülte yetkilileri her bir deyişin tarihselliğini ve  özgünlüğünü tek tek araştırdı. Sonuçta öne çıkan yaklaşık 25 deyiş  fakülte duvarlarında sergilenmeye başlandı. Nisa Suresi’nin 135′inci  âyeti en önde gelen 3 deyişten biri olarak kütüphanenin girişinde  sergileniyor.

Fakülte  yönetimi tarafından adaletin“tarihteki en büyük anlatımlarından biri” olarak tanımlanan ayet, Aziz Augustinus ve Magna Carta’dan alıntıların  bulunduğu giriş bölümüne konuldu. İnsanları,  sonuçları ne olursa olsun adil olmaya çağıran Nisa Suresi’nin 135.  ayetinde mealen şöyle buyurulur:

“Ey iman edenler! Haktan yana olup var  gücünüzle ve bütün işlerinizde adaleti gerçekleştirin. Allah için  şahitlik eden insanlar olun. Bu hükmünüz ve şahitliğiniz isterse bizzat  kendiniz, anneniz, babanız ve yakın akrabalarınız aleyhinde olsun.  İsterse onlar zengin veya fakir bulunsun; çünkü Allah her ikisine de  sizden daha yakındır. Onun için, sakın nefsinizin arzusuna uyarak  adaletten ayrılmayın. Eğer dilinizi eğip bükerek gerçeği olduğu gibi  söylemekten çekinir veya büsbütün şahitlikten kaçarsanız, iyi bilin ki  Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.” 

İslam dinindeki bunun gibi ilkeler, yönetimin seçimle işbaşına gelmesi gibi Magna Carta’dan 600 sene önce Müslüman toplumun anayasasına girmiştir. Bu yüzden diğer inançlardaki insanlarla, bir arada yaşama için bir TOPLUM SÖZLEŞMESİ niteliğinde olan Medine Sözleşmesi, sadece krala karşı İngiliz baronlarının haklarını güvence alan Magna Carata’dan çok ileri ve çok üstündür. Müslümanlar daha sonra seçimle yönetimin işbaşına gelmesi ilkesini yürütememişler (Batılılarda 19. Yüzyıldan sonra). Ancak adalet ilkesinin, yeryüzünde yüz yıllarca diğer toplumlardan daha iyi uygulandığı bir gerçektir.  Her dilden, dinden, renkten insanı bir arada yaşatmasını bilmişlerdir. Bu yüzden olsa gerek, ABD’li astrofizikçi, tarih ve hukuk profesörü Michael H. Hart 1978 yılında yayınladığı “Dünya tarihine yön veren en etkili 100 kişi” isimli eserinde 1. sıraya Hz. Muhammed’i koymuştur. Prof. M. Hart’ı bu konudaki düşüncelerine bakalım;  “Dünyanın en etkili insanlar listesinin başına Hz. Muhammed’i koymam bazı okurları şaşırtabilir, bazılarını da kuşkuya düşürebilir, ancak Hz. Muhammed tarihte, hem dini VE hem de laik düzeyde üstün başarılı olan tek insandı.” Prof. M. Hart, Cornell’in, Üniversitesi’nden edebiyat, New York Hukuk Fakültesi’nden hukuk, Adelphi Üniversitesi’nden fizikte master, Princeton Üniversitesi’nden astrono­mide doktora dereceleri vardır. Yüzyıllar boyu sürüp gelen hakimiyet çatışmalarının sonucunda, insanlar ve ülkeler paramparça olmuş durumdadır. Eğer insanları ötekileştirmekten vazgeçip, yeni bir toplumsal anlayışla her kültürden insana adalet ve yönetime katılıp kimliğini yaşama hakkı verirsek böylece birçok yeni doğacak çatışmayı önlemiş oluruz.  

2010 yılında George Washington Üniversitesi’nden Prof. Dr. Scheherazade S. Rehman ve Prof.Dr. Hossein Askariînin uluslararası bir akademik Global Economy Journal’da yayımlanan “İslam Ülkeleri Ne Kadar İslamî?” adlı makale yayınlamışlar. Özetle araştırmacılar Kur’an’a ve hadislere göre ideal bir adalet, devlet ve ekonomi yönetiminin nasıl olması gerektiği üzerinde kafa yorup, 12 temel ilke oluşturuyorlar. Bunlar; İslamî ekonomik ilkeye uygunluk, hukukî ve yönetimsel İslami ilkelere uygunluk, insan hakları ve politik haklar için İslamî ilkelere uygunluk, uluslararası ilişkilerde İslamî ilkelere uygunluk ana konularından meydana gelmektedir. İçeriğe ve sonuçlara gelecek olursak; ekonomi ve eğitimde fırsat eşitliği, adalet, işsizliğin önlenmesi ve işini doğru yapmak, vergi adaleti ve vergilerin ihtiyaca uygun kullanımı, yoksulluğun önlenmesi, sosyal devlet uygulamaları, kaynakların doğru kullanımı, yolsuzluğun önlenmesi, faizin kaldırılması âdil kredi ve finansal sistem. Daha sonra dünya ülkelerinin bu ilkelere uygunluğunu araştırıyorlar.  Sonuçta ortaya çıkan sıralamada ilk 35 sıraya hiçbir İslam ülkesi girememiştir. İlk sırada Yeni Zelanda, Lüksemburg, İrlanda, İzlanda, Finlandiya, Danimarka, Kanada, İngiltere, Avustralya, Hollanda, Avusturya ve 13. sırada İsviçre, 17. sırada Almanya, 25. Sırada ABD yer alıyor. Sıralamadaki en yukarıda yer alan İslam ülkesi 38. sıradaki Malezya olmuş. Türkiye ise 103. sırada yer almış.18 

Bu araştırma bize şunu göstermektedir. Aklın yolu birdir ve insanlar düz mantıklarıyla kendileri için buldukları doğru hayat kuralları Kuran ile uyuşmaktadır. “Kuran ile müspet akıl çelişmez” demenin ispatı bu olsa gerektir. Bir Müslüman’ın da dahil, her türlü insanın fikir, inanç özgürlüğü hakkı olduğu, insan onurunun ve adaletin korunduğu böyle ülkelerde sorunsuzca yaşayabileceği ortadadır. Demek ki insanlığın bunca mücadelesinin sonunda keşfettiği en iyi toplumsal ve yönetim ilkeleri İslamî ilkelere ters düşmüyor. Bu ilkeleri, geçmiş yüzyıllarda uygulanan gelenekselleşmiş toplumsal ilkelerle kıyaslayamayız. Her zaman diliminin toplumsal ilkeleri, daha çok toplumların geleneklerinden etkilenmiştir. Tabiî, İslam’ı sakal, sarık gibi şekil ve bir şeyhe bağlanmakta gören, mezhebini ve tarikatını din haline getirip, dinlerini bir atalar dinine çevirenlerin de bu gerçeği iyi anlamaları gerekir. İyi bir devlet ve toplum yönetmedeki İslami Prensipler içinde, bunların hiç biri yer almamaktadır. Toplum ve dünya işlerini düzenlemekte geçmişe takılıp kalarak, insanların bugünkü hayati sorunlarına çözüm için sunacak yeni bir şeyi olmayan bir düşüncenin peşine kimse takılmaz. Zaten asıl kavga da modern olarak nitelenen çağdaş uygarlık seviyesine uyum sağlayanlarla,  bunu reddedip ancak yerine yeni alternatif bir şey getiremeyenler arasındadır. İşte Yunus-100’de anlatılan duruma, Allah’ın aklını çalıştırmayanları yanlışın ve pisliğin içinde zavallı duruma düşürmesi ancak böyle olur.

Şu an din adına ortada eski gelenekleşmiş yaşam tarzımız görülmektedir.  Hal böyle olunca özünde çok iyi şeyler olan bu inancın kitleler tarafından benimsenmesinin önündeki en büyük engel onu yanlış temsil edenlerdir. Mezhebimizi, tarikatımızı, şeyhimizin fikirlerini din edinmek diğerlerini din dışı görmek kime hizmettir iyi düşünelim ve cihat kavramını iyi anlayalım. Her türlü inancın özgürce yaşanıp konuşulabildiği yukarıdaki gibi bir adalet ve yönetim anlayışıyla gerçek bir Müslüman’ın ne derdi olabilir. Cihat kavramını tekrar bir gözden geçirmemiz gerek. Bize bir saldırı olmadıkça bu gibi ülkelerle durduk yerde neden savaşalım. “Ya Müslüman ol ya cizye ver” anlayışı geçen asırlarda iletişimin ve inancı anlatma özgürlüğünün olmadığı zaman dilimi ve ülkeler içindi. Gönülden ikna olmadıktan sonra adamı zorla Müslüman yapıp namaz kıldırsan neye yarar? Doğru inanç özgürce tartışılmadan niçin kaçsın?  Hiçbir araştırma yapmadan doğumla ataların dininden olanların din adına savaşması kadar saçma ne olabilir. Geldik “Ey Müslümanlar Müslüman olun” diyen Ali İmran-102’ye.

Kuran’da belirtilen ve ulaşılmak istenen ilkelerin özünü iyi kavrayıp günümüz şartlarında toplumsal ilkelere dönüştürerek İslam’ın amacı olan aklın, canın, malın, inancın ve neslin korunmasında asgarî ortak noktada buluşmanın yolları aranmalıdır. Bu alanlar özgürlük manipülasyonlarına alet edilemez. Yukarıdaki araştırma bize, bu ilkelerden oluşacak bir toplum sözleşmesinin yeryüzünde kolayca uygulanabileceğini göstermektedir. Bütün insanların ortak hedefi “İyi bir dünya kurmak” olduğundan ve bunun da temeli adalet olduğundan, aslında bütün toplumlarda iyi ve kötü ölçülerinin ortak olması kaçınılmazdır. İşte yukarıdaki araştırma bunu doğrulamaktadır. İnsanlar devlet ve dünya işlerinde doğru ölçüleri bulup uyguladıklarında vardıkları sonuç ortadadır. Ancak biz bu ilkeleri sadece kendi toplumuz için isteyip, dünya ekonomik kaynaklarının, tek medeni ülke gördüğümüz, kendi ülkemizin hakkı olduğuna göre politikalar üreterek, ihtiyacımızdan çok çok fazlasına el koyarsak, insanlığın sorunları bitmez.   Eğer sadece bir kısım insan; dünya nimetlerine, kendi çıkarlarına göre el koyarsa sonunda ortaya çatışmaların çıkacağı, en sonunda bu çatışmaların, kendi huzurlarını da bozacağı ve yeryüzünde kimsenin rahat yüzü göremeyeceği ortadadır. Aslında her insan için ortak sorun rahat ve mutlu bir hayat sürmek olduğundan,  farklı gibi görünen birçok fikrin sonunda ortak noktalarda buluşması bizi şaşırtmamalıdır. Tabiî, İslam’ı sakal, sarık gibi şekil ve hangi şeyhe bağlanmakta gören, mezhebini ve tarikatını din haline getirip dinlerini bir atalar dinine çevirenler de bu gerçeği iyi anlamaları gerekir. İyi bir devlet ve toplum yönetmedeki İslami Prensipler içinde, bunların hiç biri yer almamaktadır. Toplum ve dünya işlerini düzenlemekte geçmişe takılıp kalarak, insanların bugünkü hayati sorunlarına çözüm için sunacak yeni bir şeyi olmayan bir düşüncenin peşine kimse takılmaz. Zaten asıl kavga da modern olarak nitelenen çağdaş uygarlık seviyesine uyum sağlayanlarla,  bunu reddedip ancak yerine yeni alternatif bir şey getiremeyenler arasındadır. Şu an din adına ortada eski gelenekleşmiş yaşam tarzımız görülmektedir.  Şimdi günümüzde en büyük sorun bu güzel ilkelerin SADECE KENDİ İNSANIMIZ VE DEVLETİMİZ İÇİN DEĞİL, TÜM İNSANLIK İÇİN UYGULANABİLEMESİDİR.  Tabi ki, insanın mutluluğu, ihtiyaçlarının karşılanıp iyi şartlarda yaşamasına bağlıdır. Bunun için de çaba ve gayret sarf etmelidir ve bu çabaların sonucu hak ettiği şeylere âdilce kavuşabilmelidir. Aslında hepimiz bir ailenin fertleriyiz, hepimiz ayni dünya üzerinde yaşamak zorunda olduğumuzdan küreselleşme kaçınılmaz bir zorunlu gidiştir. Ancak bunu sadece “BEN değil “BİZ” diyen bir anlayışla kurmak zorundayız. Sanırım insanlık için varılması gereken EN BÜYÜK GERÇEK anlaşılmıştır. Ancak bu gerçekler bizleri özgür ve mutlu kılabilir.

 

Category: Genel

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*


*

1.358 views