İnsan ve Medeniyet

Liberal Kapitalist EGO'nominin Eleştirisi

GÜÇTEN Mİ YOKSA HAKTAN MI YANAYIZ?

www.insanmedeniyeti.com

Güç ve hak kelimeleri birbiriyle çok yakın ilintilidir. Güç hakkı gasp etmek için kullanıldığı gibi, hakkı geri almak ve hakkı tesis etmek içinde kullanılır.

Gerçekte her ikisi de güç sayesinde gerçekleştirilmektedir. Ancak birisin de gücün üstünlüğü, diğerinde hakkın üstünlüğü esastır. Birincisinde güçlüler istediğine sahip olurken ikincisinde güçsüz de olsa hak yerine teslim edilir. Tabi Bu durumda başkalarının hakkına göz dikmek egoistçe bir davranış olmaktadır. Birincisinde egoizm ikincisinde hak ve adalet hâkimdir. İşte hâkimiyet anlayışında, güçten yana ya da haktan yana olmak, insanlık tarihinin en önemli sorunudur. Bu sorun, insan olarak davranışlarımızda neyi üstün tutacağımız meselesidir.

Yeryüzünde her insan “İyi şartlarda yaşamak ister” ve bunu sağlamak içinde elde etmesi gereken bazı ihtiyaçları var demiştik. İnsanlar bu ihtiyaçlarını, Yaradan tarafından kendileri için hazırlanmış tabiattan temin ederler. İşte bu ihtiyaçların temininde ortaya bazı sorunlar çıkar. İnsanların bir kısmı eğer ellerine yeterli bir güç geçerse, Yaradan tarafında hazırlanmış bu nimetlerin hepsini sadece kendileri elde etmek isterler ve ötekileştirdikleri diğer insanların haklarını düşünmezler. Güç bir silahtır ve bu egoist bir insanın veya toplumun eline geçerse diğer insanların hakları gasp edilir.  Güçten mi, yoksa hakta mı yana olacağız konusu bu açıdan son derece önemli bir konudur. Yani güçlü hak etmediği halde sahip olduğu güçle aslan payını almasını, dilediği gibi hükmetmesini onaylayacak mıyız yoksa hakkın ve adaletin yanında mı olacağız? Bu ayni zamanda yeryüzünde “İyi şartlarda yaşamanın” da bir ön şartıdır da. Çünkü güçlünün hâkimiyetinde ötekileştirilmiş bir takım insanların “İyi şartlarda yaşama hakkı” gasp edildiğinden çatışmalar kaçınılmaz olur.

Bu insan ve toplum düzeninin en önemli imtihanıdır. Bütün canlılar hayati ihtiyaçlarını çevrelerini saran tabiattan karşılar. Dünya üzerinde her canlıya yetecek kadar kaynak vardır. Ancak bu ihtiyaçlar için belli bir çaba ve güç sarf etmek gerekir. Tabiata baktığımızda doğal seleksiyon da denen güçlü olanın, zor şartlara dayananın ayakta kaldığı bir gerçek. Hayvanlar âleminde güçlü olanın, avdan en büyük payı aldığı da bir gerçek. Demek ki bu da hayatın bir gerçeği, bizim de böyle davranmamız neden sorun olsun ki diyenler olabilir?

Çatışmadan ve başka insanların mutsuzluğundan rahatsız olmayanlar kendi hak etmedikleri halde böyle egoistçe bir yöntem seçebilirler. Hayvanlar için bu durum büyük bir sorun olmayabilir. Bu onlarda hayat için bir dengenin gereği de olabilir. Çünkü hayvanlar âleminde gelecek kaygısıyla günlük ihtiyaçtan daha fazla biriktirmek yok.  İnsanlık tarihine baktığımızda gücü ele geçiren genelde bunu, diğer insanlara veya toplumlara hükmetmek ve dünya nimetlerini ellerine almak için kullandığını görmekteyiz.

Gücü eline geçiren insan ve toplumlar, kendi üstünlüklerini koruyacak kurallar ve sistemler kurmuşlardır. Kurdukları bu sistem sayesinde, diğer zayıf insanları ezmişler ve köleleştirmişlerdir. Bu uygulamalar sonucunda bir yöneten, maddi olarak zenginleşen üstün kişi veya sınıflar, bir de zayıf bırakılan, yönetilen ve hakları gasp edilip ezilen bir sınıf ortaya çıkmıştır.

İlk çağlarda dar bölgelerde bu uygulamalar görülürken, ilerleyen zaman diliminde insan gücünün makine ile daha da güçlenmesiyle tüm dünyaya yayılmış, daha çok insan köleleştirilmiş, daha fazla bölge sömürgeleştirilmiştir. Hak hukuk, insanca yaşama sadece güçlülere has bir hak olarak görülmüştür.

Kim seçkin

İnsanların güç sahibi olup diğer insanların haklarını gasp etmelerinin temelinde, tam bir şeytani tavır olan kendilerini diğer insanlardan üstün tutmaları yatmaktadır. Üç asır gibi bir zaman dilimi içinde insanlık her alanda Batı Medeniyeti’nin etkisi altındadır. Roma hukuku, Yunan Kültürü, Hıristiyan din anlayışı ve Yahudi girişimciliği Batı Medeniyeti’nin temellerini oluşturmaktadır. Bu dört temel anlayışın hepsinde ortak özellik SEÇKİN BİR SINIF ANLAYIŞINDAN yana olmasıdır.

 

Roma hukukunda, Roma vatandaşı seçkindir, Eski Yunan Kültürünün temeli seçkin aristokratlara dayanırdı, Hıristiyanlıkta Tanrı daha doğuştan insanları seçer, Yahudilikte ise zaten Yahudiler Tanrı’nın seçkin ırkıdır. Bu kültürlerin insanları hepsi, kendilerini Tanrılara eş ve Tanrılara kafa tutacak kadar üstün görmektedir. Bu insanlar o kadar seçkindiler ki Tanrı bunları, günahları için cezalandırmak bir yana, onların günahları için biricik oğlunu haçta kefaret olarak sunmaktadır. Bunlar hep hükmetmeye alışmışlar, Tanrı bile  bunların hizmetkârıdır.

Eh durum böyle olunca, bu insanlar dünyayı yönetmek için doğmuş olması çok doğaldır. Tabi ki diğer insanların, bunların yanında fazla bir hakları olmaması çok doğadır. Diğerleri, bu seçkin insanlara köle gibi hizmet etmek için doğmuş. Böyle bir zihniyetin kurduğu düzende, dünyayı biz ve onlar diye ayırmalarından başka bir şey beklenmez. Bu temeller üzerine kurulan Batı Medeniyeti daima güçten yana olup kendi insanını bile köylü-efendi, köle-sömürgeci, burjuva-işçi sınıfı gibi her dönemde ben ve öteki ayırımı yaparak bir ezen ve ezilen sınıf üretmiştir. Daima kendini üstün tutan ve dünyanın tümüne sahip olma hırsıyla hareket eden bir düşünceden başka bir şey beklenemez. Bu günkü Birleşmiş Milletler Teşkilatının yapısı ortada. Dünya üzerinde kurulu 193 ülke bu teşkilata üye olup, bunlardan 5 tanesinin topluca alınan kararlar üzerinde veto hakkı var. Bunlar ABD, Rusya, Çin, İngiltere ve Fransa olup 2. Dünya Savaşı’nın galip ülkeleridir. Yani siz kaç kişi olursanız olun son sözü güçlü olan söylüyor. Maalesef bu durum devletler arasında olduğu gibi bireyler arasında da böyledir. Bir hakimiyet kavgasıdır gidiyor. Dünyada gerçek çatışma biri kötü diğeri iyi iki insan arasındadır. Kötü veya zalim olan sadece kendisi ve taraftarları için hakimiyet ve güç peşinde koşan, iyi veya mazlum ise herkes için hak ve adalet peşinde koşandır.

Bugün dünyaya tek geçerli ekonomik sistem olarak sunulan “LİBERAL KAPİTALİST EKONOMİ” anlayışı aslında kendi gibi olanların üstünlüğüne dayanır.  Darwin’in dediği gibi sadece güçlünün ayakta kaldığı, vahşi doğa kanunun ekonomiye insafsızca uyarlanmış halinden başka bir şey değildir. Zaten “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” anlayışıyla herkesin serbestçe yarıştığı bir yarışın galibi baştan bellidir ve galibi güçlülerdir.

Aslında en büyük haksızlık, eşitsizlik ve adaletsizlik eşit olmayanların eşit şartlarda yarıştırılmasıdır. Spor müsabakaları dahi, bu anlayıştan daha adil olarak kategorilere ayrılarak yapılır. Bu anlayışla acımasızca körüklenen rekabetle gücün hâkimiyeti meşrulaştırılmaktadır. Marks bu dünyanın vicdanı olmak istemiş. Bakmış ki ortada güçlü-zayıf ve zengin-fakir sınıf kavgası var, ne yapsın Marks’ta teorisini bu problemi çözme üzerine kurmuş. Tabi koyu materyalist bir dünyada Marks’ın insan tipinin temelinde, beğenmediği burjuva kültürü olduğundan ve kendi insan tipini yetiştiremediğinden, bu insan tipiyle hayal ettiği sınıfsız toplumu kuramadan dağıldı.

 

Gücü üstün tutan ilkel benlik günümüzde sebep olduğu birçok savaştan sonra, biraz daha insanileşmesine rağmen, bu kuralı bir ekonomik sistem haline getirmiş olan Kapitalist anlayış, önceleri doğrudan güç kullanılarak insanlar sömürülürken, günümüzde ise rekabet adı altında sömürüyü meşrulaştırarak, güçlü olanın acımasız piyasa şartlarında ayakta kaldığı, zayıf olanların piyasadan silindiği bir yarış görüntüsü altında hala devam ettirmektedir. Güç gösterisi doğrudan insan ve ülkeleri köleleştirmek yerine, serbest piyasada tekel olarak EN BÜYÜK olma adına ve  rakiplerinin önüne geçme mücadelesi olarak acımasızca sürdürülmektedir.

Ne de olsa bunlar tabiat kanunu olarak inandıkları doğal seleksiyon gereği, güçlünün yaşamasını ve zayıfın yok olmasını taraftarıdırlar. Yani önceleri insanlık bu yarışı açıkça silahlı çatışmalarla sürdürürken, günümüzde ise daha sinsi ve ekonomistlerce bilimsel metodlar geliştirilerek daha meşru bir çerçeveye sokmuşlardır. Bu bilim adına yapılan bu çalışmalar EN BÜYÜK OLMA SUÇUNA bilimsel kılıf hazırlamadan başka bir şey değildir. Siyasetçilerinin kurdukları demokrasi de tepeden geldiği için yine güçlünün hâkimiyeti demokrasi kılıfı içinde sürmektedir.

Bugün insanlık kendini Tanrı gibi üstün görme paranoyasından kurtarmalıdır. Eğer son üç asırdır insanlığı etkileyen bu medeniyeti Batı değil, Doğu toplumları kursaydı durum daha farklı olurdu sanırım. Doğu toplumlarının temelini oluşturan dinler maddi güç yerine insanın hırslarının frenlenmesini esas alır. Maddi güç peşinde koşmak yerine daha mütevazı bir hayattan yanadır. Tabir yerindeyse bir lokma bir hırka ile yetinmeyi amaçlar. Tao, Buda, Zerdüşt ve semavi dinlerde bu böyledir ve Tanrıyla kavgalı değil itaatkâr bir insan yetiştirirler. Daima ezilenden haktan ve egoyu dizginlemekten yanadır (Hadid-20, Casiye-23-43, Kasas-28).

En büyük cihad, insanın kendi nefsiyle yaptığı ve zalim bir gücün karşısında haktan yana olmaktır. İnsani medeniyet işi, ekonomistlerin eline bırakılmayacak kadar ciddi bir iştir. Burada öncelikli konu kâr ve maddi kazanç gibi güç sahibi olmak değil, dayanışma ve kardeşlikten yana olan  erdemli insan olmaktır. Güç ile Hakkı gasp etmek te, hakkı teslim etmek te mümkündür. Mesele olan güce yön veren insana yön vermektir. Ekonomistlerin insan tipi tüketim için maddi güç peşinde koşan insandır. Bu iş düşünürlerin ve peygamberlerin işi olsa gerek.

Tabi insanın en büyük zaafı da güçsüzken haktan yana olup hakkı desteklerken, eline maddi güçler geçince eski zayıflığını unutarak gücün büyüsüne kapılıp zalimleşmesidir.

 

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*


*

4.054 views