İnsan ve Medeniyet

Liberal Kapitalist EGO'nominin Eleştirisi

MARKSİZM VE İSLAM: HERKESİN İHTİYACI KADAR ALDIĞI veya İHTİYACINDAN FAZLASINI DAĞITTIĞI “PAZAR EKONOMİSİ” ÜTOPYA MI?

  Kapitalizm, sermaye sahibi bireyin menfaatlerini esas alırken, komünizm ise birey yerine toplumun çıkarlarını esas almaktadır. Aradaki gerçek fark budur.

Ha birey, ha toplum ne fark eder, her ikisi de neticede insan denebilir. Ancak Kapitalizm, sadece girişimci sermaye sahibi bireylerin güçlenmesini savunup, toplumun geri kalan büyük çoğunluğunun kaderini bunların insafına terk ederken, Komünizm de ayni şekilde toplumu düşünürken bireysel girişimlerin-insan dinamizminin önü kesmektedir. Hâlbuki bu iki kesim de birbirine feda edilemeyecek derecede önemli taraflardır.

 

İslam ise ekonomide insanların ihtiyacından fazlasını  toplumla paylaşılmasını ister ve fazla servet biriktirmeyi onaylamaz.  İnsan (kul) hakkı her şeyin üzerindedir, tam bir gelir adaletini savunur. Komünizm’de sermayedar yani patron devlettir, devlet ise partinin yönetimindedir. Kârın bir kısmını yatırıma ayırırken, çalışanlara da ihtiyacı kadar bir pay ayırır ve ihtiyacından fazla servet biriktirmeyi kesin olarak engeller. Marksizm insanların ekonomik paylaşım konularında İslam’a daha yakındır. İnsanlık tarihindeki kavganın temelinde mal-artı değer biriktirme olduğunu ve sonunda ideal düzenin, herkesin kendi ihtiyacı kadar alacağı bir düzen olduğunu söyler. İnsanların ekonomik ihtiyaçlarının giderilmesi ve daha hakça bir paylaşımı ana ilke almaları sebebiyle, her iki sistem birbirleriyle ekonomik konularda yakın anlayıştadırlar. Fark hedefe giden yöntemin seçimindedir. İslam insanların sömürülmesine, ezilmesine, haksız kazanca ve ihtiyaçtan fazlası bir biriktirmeye karşıdır. Kur’an’da bu konuda yüz civarında uyarı vardır. Kur’an’dan okuyalım:

 

“Biz ise, istiyorduk ki yeryüzünde ezilmekte olanlara lütufta bulunalım, onları önderler yapalım ve onları zalimlere üstün kılalım” (Kasas:5)

 

Marks’ın burjuva-emperyalist-sömürü dediği konular İslam’da zalim ve zulüm olarak karşılık bulur. İslam fiili kötü görür, her burjuva kötüdür, sömürü yapar, diye bir kural yoktur.  Bu yüzden insanları zengin-fakir/işveren-işçi diye iki sınıfa ayırmaz. İnsanları fiillere göre İYİ-KÖTÜ ve ZALİM-MAZLUM diye ayırım yapar ve çatışmanın temelini salt iki insan sınıfı arasında görmeyip, kötü fiili ortaya çıkaran kötü zihniyetin temelindeki egoizmi kötü görür. İnsanı kötü fiile yönlendiren egoist hırsların üzerine dikkat çeker. Ekonomik konuda her iki sistemin ortak özelliği, zenginliğin belirli ellerde toplanmasına karşı olmaları ve gelir dağılımında adaleti savunmalarıdır. Ekonomide kazancın hakça paylaşımı, insanlığın ve çatışmaların temel sorunudur. İslam fıtrat dinidir, akılla çelişmez iddiasının en güzel bir örneği de budur. Ekonomik problemlerin çözümüne insanlık tarihinde kafa yoran herkesin nihaî çözümü, adaletli bir paylaşımdır. Beğeniriz beğenmeyiz, ancak Marks Batı dünyasında, sömürgeci zihniyete karşı, felsefe yapmaktan ileri gitmeyen bir çok düşünür arasında elle tutulur tek çözüm üretmiş kişidir. Marks uygulama farkı hariç, ekonomik sorunlara ve ekonomik sorunların kaynağı olan paylaşım konusuna, İslam’la benzer anlayışta çözümler önermiştir. Komünizm söylemde materyalist olmasına rağmen, ne gariptir ki, dini söylemlere taban tabana zıt bir çizgide olan, idealist geçinen Kapitalizm’dir. İslami düşüncenin tam zıddı nedir dense,  Kapitalizm denebilir. Sadece paylaşımda değil, üretim ve tüketim gibi her alanda İslam’la ters düşer.

 

Komünizm, aslında çok daha ileri giderek “Nefsi yok sayan veya öldürmeyi hedefleyen” bir tasavvufî ekole benzemektedir.Ne kadar çalışırsan çalış, başarılı olursan ol, ama “İHTİYACIN KADAR AL ve herkes insanca yaşayabilecek seviyede-bir lokma bir hırka misali-bir ev, bir araba ile yetin” der. Madde ve güçten yana değil, insandan ve haktan yanadır. Komünizm neticede Kapitalizm’in vahşiliğine karşı çıkarak, adaletsizce yapılan paylaşımı çözmek iddiasında olan bir sistem olup, aslında materyalist bir felsefeye-ateizme hiç de ihtiyacı yoktur. Bu yüzden pratikte ters uygulamaları bir yana, Marksizm gerçekte teoride, Kapitalizm’den çok daha insanca bir düşüncedir. Hatta ne kadar materyalist bir ideoloji olsa da dinlerin misyonunu taşımaktadır.

 

Benzer durum Doğu mistik düşüncelerinde de vardır. Bu yüzden son derece büyük olan Doğu toplumları-teolojik olarak ateist gibi olsalar da-kendi topraklarıyla yetinmiş, diğer ülkeler üzerinde fazlaca bir saldırgan tavırda olmamışlardır. Günümüzde de son derece güçlenmiş olsalar bile dünya barışını tehdit eden girişimlerden uzak durmaktadırlar. Çünkü felsefelerinin temeli “İnsanın arındırılması” üzerine kurulmuştur. Müslüman kesime Marksizm ve Komünizm denildiğinde hemen akla ateizm gelir ve gerisini düşünmezler. Ancak Marksizm’i iyi bilen ve eski Marksist düşünürümüz Üstad Cemil Meriç, “Marksizm’in metodolojisi aslında İslam’ın metodolojisidir“ der. İşte bu yüzden Pakistanlı ünlü İslam şairi Muhammed İkbal-belki biraz fazla abartmış olabilir-Marks’ın “Das Kapital” kitabını kutsal kitaba benzeterek “Cebrailsiz kitap” demiştir.  M. İkbal’i böyle söyleten geçen asırlarda zalimlere karşı çıkıp mazlumların, ezilenlerin haklarını din kaynaklı hareketler yerine Marks’ın savunmasıdır.

 

“Din halkın afyonudur” sözü de yanlış ve farklı yerlere çekilmektedir. Marks’ın bu sözüyle neyi kast ettiğini şöyle anlatır: “Dinsel sıkıntı, hem gerçek sıkıntıların bir dışavurumu hem de gerçek sıkıntılara karşı bir protestodur. Din, ruhsuz bir dünyanın ruhu olduğu gibi, ıstırap içindeki yaratığın feryadı ve kalpsiz bir dünyanın kalbidir. Din halkın afyonudur.”9Bu, “Din kurumu olmasa kapitalizmin para, kâr ve çıkar uğruna yönelttiği zulümlere karşı insanlar dayanacak gücü kendinde bulamazdı” ve “Burjuvazi dini şevki, tanrısal coşkunlukları, bencil hesapların buzlu sularında boğdu” der. Yani “Din hâkim güçlerin elinde insanları uysallaştırmak için kullanılmaktadır” demektedir. Marks diğer aydınlanmacı-rasyonalist yazarlar gibi dini tamamen dışlamaz ve ateist biri değildi. Ne yazıktır ki Marks, Alman düşünür Nietzsche gibi, din olarak, sömürgecilerle işbirliği içinde bir kilise dini gördüğünden, böyle bir din anlayışını tam benimsememiş olması ve afyon gibi kullanıldığını söylemesi gerçeğin tespitidir. Önceliği ekonomik sömürü olan Marksist düşünce, Lenin’in “Din Üzerine” isimli eserinde; “Din her insanın özelidir, devlet dinle ilgilenmemeli, dinsel kurumlar devlete bağlı olmamalı, herkes dini savunmakta ve dinsiz olmakta özgür olmalı”10 demesine rağmen, ne yazık ki, uygulamada-hiç de ihtiyacı olmadığı halde-özellikle Stalin’le başlayan devlet eliyle katı bir materyalizm-ateist öğreti benimsemiştir. Hâlbuki gerçek afyon, malla mülkle insanı oyalayıp, insanı her türlü madde ile uyuşturup bağımlı kılan Kapitalist Kültür’dür.

 

Gelelim en önemli saptırılmış din anlayışına. Kapitalizmin dayandığı temellerden Protestanlık hakkında ünlü düşünür Eric From’un önceki bölümlerde verdiğimiz görüşlerine tekrar dönelim:

 

“Protestan Kalvinizm Mezhebinin kurucusu Jean Calvin için iki tür insan vardır; kurtarılmış olanlar ve ezeli lanetle cezalandırılmış olanlar. Bu yazgı insanlar daha doğmadan ve onların yaşamlarında şunları yapmaları ya da bunları yapmamalarıyla değiştirilmesine olanak olmaksızın tayin edildiğinden, insanlığın eşitliği temelde yadsınmıştır, insanlar eşit yaratılmamıştır. Bu ilke, aynı zamanda insanlar arasında dayanışma bulunmadığı anlamına da gelir. Çünkü insanlar arası dayanışmanın en güçlü temellerinden biri olan bir etmen yani insan yazgısının eşitliği etmeni, yadsınmıştır. Calvinciler, büyük bir saflıkla, seçilmişlerden olduklarını sandılar ve kendileri dışındakileri, Tanrının lânetlenmişlikle cezalandırdığı insanlar olarak gördüler. Bu inancın, ruhbilimsel olarak diğer insanlara karşı derin bir aşağılama ve nefret hatta, Tanrıya yüklediklerinin tıpatıp aynı bir nefret duygusu içerdiği açıktır”.

 

Bu ifadeler Protestan Calvin’in kendi uydurduğu yorumlar değildir. Hz. İsa’dan sonra Pavlus Hıristiyanlığının İncil’e eklediği saptırmalardır. Hz. İsa ve ilk Hıristiyanlar bırakın yoksulların lanetlenmiş olmalarını, yoksullukla övünür ve varlıklarını birbiriyle paylaşırlardı. Şimdi iyi düşünelim! Bu Kapitalizm’in dayandığı en önemli ilke olan böyle bir anlayışa karşı çıkan yoksullar, aslında kime karşı çıkmış oluyor? Tanrı’ya değil mi? Bu durumda ezilen insanlar için ateizmden başka bir yol var mıdır? Kimse boşuna Komünistler ateist diye kızmasın. Böyle bir din anlayışını sadece egoist olan zalimler benimser. Bu anlayışla, daha baştan haksızlığı Tanrı yapmış olmuyor mu, böylece haksızlık meşrulaştırılmış olmuyor mu?

 

Yaşadığı devirde sömürgecilerle birlikte hareket eden din adamları gören bir kişinin, böyle bir din anlayışını benimsemesi düşünülemez. Böylece dindarlar kılık, kıyafet ve sömürgeci derin güçlerle işbirliği içinde olan bazı tarikatlarla uyuşturulurken; gerçekte kendi inançlarına ait olan sömürüye, zulme karşı direnmeyi, özgürlük, bağımsızlık, insan hakları ve adaleti savunmayı ateistlere kaptırmış oldular. Maalesef Yahudilikte ve Hıristiyanlıkta din anlayışı budur. Daha doğmadan seçilenler ve bir kenara itilenler var. Böyle bir anlayıştan nasıl adalet beklenir? Bu anlayışta dünyanın yoksul-güçsüz ülke ve insanlarını sömürmek için teşvik var, hiçbir engel yok. Hal böyle olunca, “Biz oralara medeniyet (!) götüren aydın ileri görüşlü insanlarız” diye bir de övünülür. Geriye bir tek İslam’ın aslı kalıyor. Tabi bu saptırmalardan O’da nasibini almış, bazı tarikatlar eliyle garibanların uyuşturulması sürmektedir. Ülkesine karşı derin sömürgecilerle işbirliği yapıp, halkı onlara karşı direnmekten alıkoymuş olanlar vardır. Bu gerçekleri bizlere Kur’an’dan bulup sunan İhsan Eliaçık’ın “SOSYAL İSLAM” çalışmalarına hak vermemek mümkün değildir. Tabiî at izi it izine karıştı. Bir zalime karşı çıkıyoruz derken, başka birinin maşası da olmamak gerek.

 

Marks ve Engels “Din Üzerine” isimli eserinde bunun farkına varmış ki, “Hıristiyanlığa katkı” bölümünde, ilk Hıristiyanlığın modern işçi sınıfı hareketiyle benzerlik olduğu, ilk Hıristiyanların Komünist(!) olduğunu belirtir. Güney Amerika ülkelerindeki kiliselerde gelişen “Kurtuluş Teolojisi” akımı bunun bir kanıtıdır. İslam’ın ilk döneminde sahabelerin birbirleriyle yardımlaşmasını-paylaşımı görseydi, aynı şeyi onlar içinde söyleyeceği muhtemeldir. Hıristiyanlığın ve İslam’ın özündeki paylaşımcılık, dayanışma ve zulme karşı dik duruş iyi anlaşılsaydı aralarında büyük bir dayanışma oluşurdu.

 

                   İlk Komünist bir  papaz mı?

 

Hepimiz Komünizm’in fikir babasının ve kurucusunun Karl Marks olduğunu sanırız. Oysa Marks’tan daha 3 asır önce 1500’lü yıllarda hem de Almanya’da gizli bir örgüt (Kardeşlik Andı) kurup ezilen köylüleri burjuvaya karşı örgütleyen Thomas Munzer (1490-1525) isimli bir Alman papaz vardı. Munzer, halkın ezilmesinin ve sömürülmesinin nedenini yöneticilerin ve aristokratların ahlaksızlığıyla açıklıyordu ve “İSA’NIN EŞİTLİKÇİ DÜZENİNİ” halk-köylü ayaklanmasıyla kurmak istiyordu. Çünkü köylüler, feodal toprak sahiplerinin elinde adeta bir köle gibiydiler. Bu önlenmezse, Hıristiyan sevgisinin ve kardeşliğinin gerçekleşmesi mümkün değildi. Mülkiyet eşitliğini öngören eşit yurttaşlardan oluşan “Sınıfsız Düzen” vaaz ediyordu. Çağdaşı Martin Luther’le burada ayrışıyordu. Luther Alman prensleri ve burjuvasıyla bir sorunu yoktu. Bu konuda Calvinle aynı görüşteydi. Onların derdi sadece Roma Katolik kilisesi ve Papa’yla idi. Aslında bunu isteyen burjuvaydı. Tıpkı İngiltere’deki ve Fransız ihtilalındaki gibi.  T. Munzer 1524 yılında 40 bin kişiden oluşan köylü birliklerinden bir ordu kurmuştu. Kurduğu hareket İsviçre’den Avusturya’ya kadar dalga dalga yayıldı. O günün şartlarında kendisinden daha donanımlı ve tecrübeli prenslerin ordusu karşısında başarılı olamadı.  Kendisi esir alındı sorgulamasında “İktidarın halka verilmesini ve malların herkesin ortak malı olacağı-Omnia sunt communia-bir düzen” için savaştığını söylemişti. 1525 yılında kaynağı İncil’e dayanan 12 maddeden oluşan bir Komünist Manifesto yayınlamıştı.11 Mars’ın ideolojisi, bu hareketin kendi zamanında ezilen sınıf olmasından dolayı, işçi sınıfına mal edilmesinden başka bir şey değildir. İlahi dinlerin aslı, diğer Doğu felsefik inançları gibi sadece bireysel-nefsi arınma ile ilgili değildir. Aynı zamanda, hak ve adalete dayanan bir sosyal bir sistemden kurulmasından yanadırlar. Zulme ve haksızlığa karşı çıkmayan ve onunla işbirliği eden bir din anlayışı aslından saptırılmış demektir. İşte bu yüzden, eğer Marksizm ile Müslümanlar arasında sömürüsüz bir dünya kurma konusunda bir çatışma varsa, bu ya Marksistlerin İslam’ı ya da Müslümanların Marksizm’i anlamasında bir sorun var demektir. Dinin iyi temsil edilmediği ve bu kadar derin ateizm körüklenmesi karşısında, insanların ateist olmasının fazla yadırganacak bir tarafı yok. Bunda dini gereğince temsil etmeyenlerin sorumluluğu büyüktür.

 

Maalesef dinlerin özünde olan bu hak, adalet, eşitlik ve kardeşlik ilkeleri ilerleyen yıllarda materyalist ideoloji tarafından benimsenip kullanılması, Kapitalistlerin ekmeğine yağ sürmüş, bu ortak hedef birliği arasında bir dayanışmanın oluşmasına engel olmuştur. Zaten bu yüzden ateist Marksistler yüzünden Thomas Munzer’in adı Sosyalistlerin tarihinde fazlaca geçmez. Daha ilk çağlara kadar materyalist felsefeye katkı yapan düşünürlerden bahsedildiği halde, asıl Komünist teorisyen ve devrimci hareketi kuran ama dini temellere dayanan bu papazdan gereğince bahsedilmez. Bir dayanışmanın oluşmamasında diğer önemli bir sorun Marksizm, yine birçok ülkede din ve ırk sorunu olan gruplar tarafından istismar edilip kullanılmasıdır. Özellikle ülkemizde Marksizm daha çok burjuvazi ve bu tip çevrelerin ideolojisi olması sömürüye karşı Müslüman halktan ciddi bir taraftar bulamamıştır.

 

Maalesef geçmişte, halkı Müslüman olan ülkelerde Rus kontrolündeki Sovyetler Birliği, dini anlayıştan uzak, halkının inancına karşı olan Marksist geçinen dikta rejimleriyle işbirliği içinde olmuştur. Komünizm yıkılıp gözden düşmüş olsa da Kapitalizme alternatif bir sistem kuramasa da zulüm ve adaletsizlik devam ettiğinden, İslami anlayıştaki hareketler hâlâ hem Kapitalizmin aşırılıklarıyla hem de kendi ülkelerindeki dikta yönetimlerle mücadele etmektedirler. ABD ve Rusya dünyayı talan kavgasına düşmüşken, günümüzdeki eski sol tüfekler-Kapitalizm’in çıkarlarına ters düştüğünden-diktatör ilan edilen yönetimleri devirmek için, pembe devrimler aşkıyla, burjuvazi devrimcisi Soros’cu özgürlük ve demokrasi devrimleri peşinde koşarken, Kapitalizm karşısında yeni bir medeniyet anlayışı ortaya koyacak tek alternatif İslam kalmıştır. Kur’an’da 77 yerde tekrar edilen malından ihtiyacından fazlasını yoksullarla paylamak olan zekât ve infak, en büyük arınma ve temizlenme olarak yapılması emredilir.

 

Günümüzde devlet bu paylaşımın kurallarını oluşturarak, bu işi insanların insafına bırakmadan âdil bir gelir dağılımını oluşturabilir. İslam’da hayatın dinamizmi olarak “MADDİ KAZANÇ”tan daha öncelikli olan şey “İNSANLIĞA HİZMET VE İNSANI YAŞATMAK”, dayanışma ilkesini insana aşılamak işin temelidir. Bu yüzden “İnsan hakkı” Yaratan’ın affetmediği suçlardandır. Aslında iyi anlaşılabilirse “İnsanlığa hizmet ve insanı yaşatmak” ideali insanın en büyük dinamizmi, itici gücü, mutluluğudur. Bir insanı, bundan daha iyi çalışmaya, araştırıp geliştirmeye ve bir şeyler üretmeye motive edecek güç yoktur. Kâmil insandan da beklenen budur. Kendini insanlığa vakfetmek diğer adı da VAKIF MEDENİYETİ olan insan medeniyetinin ana fikri buradan kaynaklanır. İnsanın hayrına olacak bu işleri, egoist hayvanlar gibi, hırslarını tatmin etmek için yapmak insanlığa yakışmaz. İnsanı bütün hırslarından arındırmak ise tasavvufun işidir ve bu da kişisel tercih meselesidir. Bütün topluma dayatılamaz ve Komünizm gibi insanı malla ilgili hırslarından arındırmak, ciddi bir fikri alt yapı ve eğitim olmadan kanunla dayatılırsa, fıtrata ters olduğundan bir gün geri teper ve yürümez. Ancak topluma zorla dayatmadan gönüllü-bir lokma bir hırka misali-sadece zaruri ihtiyaçları kadar alınan ve fazlasının toplum yararına harcandığı vakıf-kooperatif çiftlikleri, işletmeleri, holdingleri kurulabilir ve bir Ebu Zer ideali yaşatılabilir ve kurulmalıdır da.

 

İslam’da bir çözüm, öncelikle eğitimle insanlara benimsetilir  ve gönüllü uygulamalara hazır hale getirilerek, gerekli toplumsal düzenlemelerle yürütülür. Komünizm’de ise kurduğu sistemle, bunu devlet eliyle zorla uygular. İslami esaslara duyarlı bir devletin de yapacağı, hem insanı helal kazanç denilen hakkaniyet ölçülerinde yetiştirmek-İnfak ve Birr’i hedefleyen bir insan yetişmek-hem de kazancı hakça bölüştürecek sosyal devlet uygulamalarıdır.  Kapitalizm halkı daha rahat soymak için devlete ve devlet müdahalesine her zaman karşı olmuştur. Komünizmde insanlar o kadar doğru, dürüst namuslu ve paylaşımcı olacak ki, insanlar arasında ezen ezilen sınıf ayırımı kalmayacak ve herkes görevini en mükemmel bir şekilde yaparak devlete ihtiyaç olmayacaktır. Sınıfsız ve devletsiz bir toplum kurmak ister. Buna kimin bir itirazı olabilir ki. Buna bir itirazımız yok ve aslında takdir edilecek bir anlayıştır. Ancak biraz fazla ütopik ve gerçekçi olmayan bir durumdur. Hak ve adaleti sağlayacak güçlü bir sosyal DEVLET BABA olmadan sınıfsız, sağlıklı bir toplum düzeninden söz etmek mümkün değildir.

 

Komünizm’in 70 yıllık uygulamasında da görüldü ki, devletsiz bu iş olmuyor. Devlet giderek zayıflamak yerine, gittikçe daha çok güçlendi. Her işi kendiliğinden doğru, hakkaniyetle yapacak, egonun tamamen yok edildiği, âdetâ melek gibi sufi insanlardan oluşacak bir toplum kurmak için “Demoklesin kılıcı”  gibi toplumun üzerinde düzen koruyucu bir devlet her zaman şarttır. Çünkü insan zaaf-nefs sahibidir. Belki bir gün toplumda suçlar azalır asker, polis, maliye gibi güçler çok azaltılabilir.  Ancak şeytanlar boş durmaz,  güçlü bir denetim şarttır. İslam’da özel mülkiyette komünizme göre katı bir sınırlama yoktur ve özel girişimcilik, açık pazar anlayışına karşı değildir. Bu durum, insandaki   girişimcilik ruhunu öldürmeyen, fıtrata daha uygun bir yöntemdir. Bugün gelişmiş Batı ülkelerinde hiçbir sınırlama olmadığı halde, insanların çoğu ev ve araba sahibi bile olmaktan vazgeçmiş durumdadır. Herkese yetecek kadar iş garantisi ve ev olunca, adamlar kazandığı parayı mal yığmak yerine, hedonizm pompalandığı için zevk ve sefasına göre harcamak istiyor. Anlatmak istediğimiz, düzen iyi kurulursa bu iş, insana dayatmadan keyfiyetine bırakmakla da-büyük ölçüde olacak-bir şeydir.

 

İslam’da “Mülk Allah’ındır, insan emanetçidir” buyruğundan  hareketle Osmanlı’da toprakların büyük bölümü kamu malı olup, ancak işlemek ve pazara sunmak özel girişimle olmakta ve gönüllü vakıflar aracılığıyla birikimin fazlası halk için harcanmaktaydı. Bu toprakların miras yolu ile babadan oğla devri de söz konusu olmadığından Osmanlı’da, Batı’da olduğu gibi zengin aristokrat ve burjuva sınıfı oluşmamıştır.12 Eğer mülkün sahibini yok ederseniz, mülkü sahipsiz bırakırsanız ve insanın da egoist olanı makbul derseniz, böyle insanlar mülkün tamamının sahibi olmak ister. Böylece asıl olan âdil bir gelir dağılımı, zora dayalı sermaye sahibi-sendikal mücadeleden ziyade, sosyal devlet uygulamalarıyla çözülmeye çalışılmıştır. Aşırı serveti sınırlamak için bugün de benzer şeyler yine uygulanabilir. İnsan girişimciliğinin önünü kesmemek için, ömrü boyunca bir insan çok başarılı işler yaparak meşru yoldan, bir takım sınırlamalar olmasına rağmen büyük bir servet biriktirebilir ama bunun mirasçılara intikali veraset vergileriyle veya başka sosyal devlet uygulamalarıyla sınırlandırılabilir. Aklın yolu birdir. Ortada hayatî sorun olduğunda, bazı kapitalist ülkelerde bile veraset vergileri %70-80’e kadar çıkabilmektedir. Ancak, yoksullara yardımı, ihtiyaç fazlasını dağıtmayı, Birr’i hedefleyen ve insan-kul hakkını gözeten bir dinin mensupları; ister işveren olsunlar, ister iktidar sahipleri olsunlar, eğer bir insana açlık sınırının altında bir ücreti reva görüyorlarsa, HESAP GÜNÜ KUL HAKKINDAN KENDİLERİNİ KURTARACAKLARINI SANMASINLAR.

 

Ücret, insanın en temel hakkı olan hayat hakkını belirleyen en önemli göstergedir ve bu önemli hak ekonomik piyasaların vicdanına ve rekabet ortamına terk edilemeyecek kadar önemli bir değerdir. Tabi şu yanlış anlaşılmamalı, ele geçen varlıkla-kârla üretimi arttırmak ve yeni yatırımlarla, insanlara yeni iş sahaları açmak da bu paylaşımın içine girer ve toplum yararına olan, alkışlanacak işlerdir. Yani toplumun seviyesine uygun ihtiyaçlarının üzerinde atıl servet yığmak yerine, insanlara iş kapısı açarak, aş vermek de aynı şekilde değerlidir. Böyle bir düzende çalışan da çalıştıran da değerlidir. Sosyal devlet insanlarına sağlık, eğitim, SGK gibi hizmetler için gelir ve servet üzerinden kademeli vergilendirme ile devlet ve kamu hakkı alarak hizmetlerini sürdürebilir. Ele geçen kâr sadece sermayenin kendi emeğinin ürünü değildir. Ele geçen kârda, çalışanın ve devletin de hakkı vardır. Bu parayı sermaye tek başına kazanmadı. Her faaliyetimiz, Kapitalizm’de olduğu gibi, sadece kendi egomuzun tatmini için kâr elde etmek değil, bu faaliyeti devlet ve toplum katkısıyla birlikte gerçekleştirdiğimizden, bu kazanç devlet ve toplum da hakkı vardır. Ancak bu hak, Kapitalizm’de olduğu gibi “Bu kazançtan size de bir pay düşer” mantığıyla, pazarın arz ve talebine terk edilemez. Devlet isterse, normal eğitim, adalet, savunma gibi kamu harcamaları için yapılandırdığı vergi sisteminden hariç, sosyal harcamalar adı altında varlık sahiplerinden zekat ve infak hakkı da alabilir. Danimarka “Sosyal Yardım Fonu” adı altında bunu yapmaktadır.

 

 Nerede hata yapıldı?

 

Gelelim tekrar Komünizme. Peki, mademki Komünist sistem bu kadar iyidir; o halde insanlar devrimle kurdukları komünizm’i neden yıktı? Neden kimse Komünist bir düzen arzu etmiyor? Haydi diyelim; kanlı devrim zor ama demokratik yollarla bile olsun, komünist partilere oy veren neden yok? Çünkü siz problemi salt ekonomik eşitsizliklere ve sınıf farklarına bağlarsanız, devrim yaparak burjuva rejimini yıkan işçi sınıfı, sömürüden kurtulup hakça pay alarak zenginleşip, kendisi burjuvalaştığı takdirde, ilk yapacağı iş bu rejimden kurtulmak olacaktır. Gerçekte, Sovyet Halkları komünist sistemle geri veya aç kaldıkları için kapitalist sisteme geri dönmediler. Sorumsuzca zevk ve sefa içinde yaşama aşkıyla yetiştirilmiş insanın, bunlara ulaşması için önce paraya ihtiyacı vardır. Bu parayı elde etmek için önce gönüllü olarak devrimi seve seve yapar. Ancak parayı bulduktan sonra da ilk yapacağı iş zevk-sefa içinde yaşamanın önündeki engelleri-Sovyetlerde olduğu gibi-kaldırmak olur.  Hele rakibiniz olan Kapitalistler kadar refah bir hayat sunamadıktan sonra olacağı budur. Bir de özgürlük ve demokrasi gibi her türlü problemi çözen sihirli bir değneğiniz de yoksa. İnsan robot değil ki, ver programı sesini çıkarmadan itaat etsin. Bülbülü altın kafese koyup beslemişler “Ah kırlarda dilediğim gibi bir uçabilsem” demiş.

 

Marks ideolojisini kurarken, malı bulan burjuva ile bulamayan işçi sınıfı ayırımından çok, asıl ayrımın bir fikre inanmakta olduğunu tam farkına varamamıştır.13 Yani bu ayrışma o andaki bir sorundan kaynaklanmakta olup, gerçek ideolojik temelli bir ayrışma değildir. Yani işçi sınıfı, burjuva sınıfından farklı olarak hakka ve hukuka inandıklarından dolayı ayrı bir sınıf oluşturmuş değildir. Burası işin gerçek kırılma noktasıdır. Ayni sorun aydınlanma devriminin de gerçek kırılma noktasıdır. Feodaliteye karşı isyan ederek krallıklara son verip, Kapitalist Cumhuriyet kuranlar da bu hatayı göremediler. Nasırına basılan her insan “Özgürlük-hak-hukuk” diye bağırıyor. Acaba bu insanlar, gerçekten hak ve hukuka inandıklarından mı baş kaldırıyor? Yoksa gerçekte işçi sınıfındaki gibi zayıf düşüp diğerleri gibi sömüremediklerinden mi güçlülere karşı çıkıyorlar? İşte her hareketin dikkat etmesi gereken asıl sorun budur. Çünkü bugünün mazlumu, hak, hukuk arayıp sömürüye karşı çıkanı, yarın güçlenip rahata erdiğinde-burjuvalaştığında-yarının zalimi olmaktadır. İnsanlar bir harekete inandığından ziyade, o andaki zor durumundan kurtulmak katılıyorsa, zor şartlardan kurtulduktan sonra o anlayışı terk eder. Maalesef, ÖNCE İÇİMİZDEKİ EGOYU DEVİRMEDİKTEN SONRA DIŞIMIZDAKİLERİ DEVİRMEK, DEVRİMCİLERİN, ESKİ ZALİMLERİN YERİNİ ALMASINDAN BAŞKA BİR İŞE YARAMIYOR.   Fikir ve ideoloji dediğin şey bütün zaman ve insanlığa hitap etmelidir. Bir fikir tüm hayatı ve insanlığı kapsamazsa, bu çözüm tıpkı bir hastalığı olan insanın, o hastalığını tedavi edecek bir ilacı, belli bir dönem kullanması çok doğal bir olaydır. Ancak hastalık tedavi edildikten sonra insanların çoğu, o acı ilacı kullanmaya hala devam etmez. Hiçbir sistem ebedi olamaz ama mantıklı bir temele dayanan bir sistem yetmiş yıl gibi kısa bir sürede, bir nesil insanla bu kadar çabuk tükenmez. Acı reçeteler kriz dönemi için geçerlidir. Kriz geçtiğinde hâlâ uygulamaktan vazgeçilmezse, bu kez kendisi başka bir krize neden olur.

 

 

 

İşin bu gerçeği; komünizmle maddî esaretten kurtulan, yani bir anlamda burjuvalaşan eski işçi sınıfının, sınıfsız-devletsiz topluma geçmek yerine; gönlünün derinliklerinde yaşayan, burjuva gibi yaşama arzusunun tekrar canlanması sonucu, devrimle kurduğu sistemi, sonunda kendi arzuları ile karşı devrimle değiştirdiğinde anlaşılabilmiştir. Hani şu fakirken çok namuslu ve dürüst olan bir insanın, parayı bulduktan sonra 360 derece değişmesi gibi. Burada Komünizm’in yıkılışında etkili olan, bazı yanlış uygulamaların ve derin güçlerin üzerinde durmayacağız. Tarihî determinizm Marks’ın teorisinin tersine işleyerek; devrimle insanların içlerindeki, hâlâ burjuvalar gibi gönlünce yaşamak hissini arıtılmadığında, sömürüden kurtulup parayı bularak burjuvalaşan eski ezilen işçi sınıfının, sorun çözüldükten sonra kendisi için bir esaret zincirine dönüşen Komünist Sistem’i devirdiğini gösterdi. Ne de olsa artık sınıf atladılar. Bu yeni sınıfa uygun bir sistem gerekmez mi? Hâlbuki uğruna devrim yapılan sömürü, dünyada sona ermemişti ve emperyalist emelleri olanlar hâlâ dünyada cirit atmaktaydı. Gerçek şu ki, özel mülkiyeti kaldırarak yeni bir sistem kurmakla iş bitmiyor; insanın iç dünyasındaki egonun esaretini dikkate almadığında, malı bulan her insanı bekleyen tehlike burjuvalaşmaktır. İslam’ın maddeye bakışını hazmedememiş geleneksel bir dindarı da mal bulduğunda-burjuvalaştığında ayni akıbet bekliyor. İnsanı dış dünyada maddenin esaretinden kurtarmak yetmiyor. İç dünyasında bu esaret sürdüğü müddetçe, her an nefs tuzağına düşebilir. Mesele olan; çözümü içselleştirebilmektir. İnsanın NEFS-EGO gerçeği çok iyi bilinmelidir. İnsan ihtiyacı kadar tüketmelidir derken, bu ihtiyaçların belirlenmesini kapitalist kültüre, yani insan egosuna terk etmemelidir.

 

 İşte komünist blokta olan Prosterika- Glasnost dedikleri devrimin aslı budur. İnsanoğlu üstünlüğü maddi güçte görmesi devam ettikçe bu kaçınılmaz bir sonuçtur. Kapitalizm; içimizdeki en büyük zaaf olan ego ve şeytanî duygular üzerine bina edilmiş bir sistemdirDevrimi “İÇ DÜNYAMIZDA EGONUN HÂKİMİYETİNİ YIKARAK” yapamadıktan sonra, bir avuç insanla dış dünyada yapmakla işin bittiği zannedilmesin. Hal böyle olursa, o bir avuç insanın devrimi korumak için oluşturduğu Proletarya Diktatörlüğü’nden bir adım öteye geçilemez. Diyeceğimiz şu ki; devrimi önce (İslam gibi) insanların iç dünyalarında yaparak, sistemi olduğu gibi, insanların ruhlarını da Kapitalizmin esaretinden kurtarabilselerdi, işte o zaman bu sistem, tekrar Kapitalizm’e geri dönmezdi. Bu da devrimden ziyade, bu anlayışta olan bir partinin, demokratik şartlar altında verilen mücadelede, insanların bu değişimi kabul edip, böyle bir partiyi iktidar etmesiyle mümkündür. Bir devrim için öyle çok insana ihtiyaç yoktur. Toplumun %5’i bu işe inansın devrim gerçekleşebilir. Ancak geri kalan, önceleri gariban olan, bu işi tam özümseyememiş %95, sömürü bitip rahata erince, özgürlük ve demokrasi diyerek devrimi yapan %5’e karşı ayni sloganlarla karşı çıkmaya başlayacaktır. Bu durumda hedef, sistemden önce insanı değiştirmek olmalıdır. İnsan düzelirse her şey düzelir. Emperyal düşünceyi içimizden atmadan sömürü bitmez. Yani zenginlerden alıp fakire dağıtmakla, maddî sınıf farkını yok edersiniz, ancak içimizdeki egoyu yok edemediğinizde bir şekilde çatışma yine devam eder. Her şey iyi yürüse bile, yani sömürü ortadan kalsa bile çatışma bitmez, “Benim Komünist anlayışım seninkine beş çeker” deyip yeni bir egoist anlayışla yeni bir çatışma alanı doğar. Çünkü çatışmanın tek sebebi sömürü değildir. Ayaklanan hep ekonomik olarak zayıf-sömürülen taraf değil; burjuva diyebileceğimiz zengin bölgeler-İtaya ve İspanya örneğinde olduğu gibi-vergilerinin büyük kısmının geri bölgelere aktarılmasından yakınarak; Marksizm’in tersine, kendilerinin sömürüldüklerini iddia ederek, ülkenin ekonomik olarak geri bölgelerinden koparak, bağımsızlık istemektedirler. Ülkenin geri bölgeleri zenginleri sömürüyormuş! İşte insana insan sevgisi, fedakarlık, paylaşma duygusu yerine, maddi servet sevgisi aşılanırsa varılacak nokta budur. Çatışmaların temelini tek bir soruna bağlamak mümkün değildir. Herkes kendi zamanındaki en önemli sorun üzerinde odaklaşır. Burada hata, o an ki sorunu bütün insanlığın ve zamanların üzerindeki tek sorun olarak algılamak ve bunu esas alan bir sistem kurmaktır. Hâlbuki o anki dominant sorun bitirildiğinde bir başkası onun yerini alacaktır.

 

Hele bu rejim, bir de geçen asırda olduğu gibi  bir Rus diktatörlüğüne dönüşünce hiç yaşama şansı kalmadı. Rusya’da devrimle kurulan Sovyet Sistemi diğer ülkelere, devrim ihracı yerine Rus işgali ile zorla dayatılınca, bu yeni sistem bu ülkelerde, aynen Kapitalist ülkelerin işgalci-sömürgeci durumuna düştü. Bu işgal yerli insanların milli kimliği üzerinde bir hâkimiyet olarak, bir saldırı olarak algılandı. Yeni sisteme karşı-bizim anlayışımızdaki-hak arama ve özgürlük-bağımsızlık mücadeleleri başladı. Çünkü insanların kimliklerini koruma refleksi ekonomik sorunlardan daha önde gelir. İnsanlar gerçekte kendilerini, ezen-ezilen gibi bir çatışma ortamında daha çok din, dil, ırk gibi kimlik şablonlarına göre sınıflandırmaktadır. Bu yüzden kendi iç sorunlarından kaynaklanan ekonomik zorluklara katlanabilirler, ancak bu başka bir kimliğin altında yapılırsa bunu bir ötekileştirme,  kimlik baskısı ve esaret olarak algılayarak isyan ederler.  Avrupa ülkelerine devrim ihracı tam bir Rus işgali ile gerçekleşmiştir. Küba, K. Kore ve Çin bu açıdan biraz şanslı olup, bu yüzden bu sistem oralarda hâlâ sürmektedir. İnsanlık tarihinde en büyük çatışmalar Marks’ın iddia ettiği ekonomik sömürüden daha çok, kimlik üzerinden yürüyen hâkimiyet çatışmaları olmuştur. Asıl büyük sömürü KİMLİK, yani egodan kaynaklanan ötekileştirme üzerinden olmuştur. Şu iyi bilinmeli,  emperyalizmin temeli egoizm ve egolojik anlayıştır. Ancak bunun uygulaması egoizmin şiddetine göre, Kapitalist Ego anlayışında kendi dışında kendi ırkdaşı dâhil herkes rakibi-öteki olduğundan, ÖTEKİLEŞTİRME üzerinden yürütülmektedir. Toplumda güçlenen biri kendini kral ilan etmiş, hâkimi olduğu toplumun kimliğine sahip çıkarak daha büyük ve güçlü olmak gibi egoist emelleri için toplumunu, ötekileştirdiği insanlar üzerine saldırtmıştır. Bu çatışmalar ancak ego ve kimlik çatışmalarıyla izah edilebilir. Toplumları ırk veya din, yani kimlik üzerinden motive ederek, sırf egodan kaynaklanan en büyük olma ideali için, diğer toplumların üzerinde ve tüm dünyada hâkimiyet savaşı sürdürülmüştür. Aynı bölge, aynı ırk, aynı inanç ve ülkede, ölen kralın yerine geçmek için verilen savaşları Marks’ın sınıf mücadelesi ile izah edemezsiniz. Dünyada çatışmaların neredeyse tamamı, başka bir kimlik üzerinde güç sahibi olma, hâkimiyet kurma olup, karşı taraf içinse özgürlük ve bağımsızlık temellidir. Ekonomik sömürü ikinci planda kalmıştır. Ayni kimlikteki insanlar arasında, ekonomik olarak ezilen sınıfların oluşturduğu çatışmalar, devede kulak misalidir. Marks, ideolojisini ezilen sınıf üzerine kurmak istedi ancak insanlar bunu yine kimlik üzerinden kullandı. Kapitalist anlayış da sömürü düzenini, yine kimlik üzerinden yürüttü. Dünyayı paylaşamayınca, I. Ve II. Dünya savaşlarının yine kimlik üzerinden yürütülmesi bunu doğrular.  Sömürü savaşları da bağımsızlık savaşları da kimlik üzerinden yürütülmektedir. Kimliğinde temelinde egolojik anlayış yatar. İnsanların arasında veya kimliklerin arasında kendini üstün gören her hareket ego temelli şeytani bir düşüncedir. Herkes kendi egosunu tatmin peşinde koştuğundan, bugünün mazlumu güçlenince yarının zalimi olmaktadır. Bugün kendine yapılanı, yarın o da bir başkasına yapmaktadır. Kimse demiyor ki, bana yapılan bu kötü muameleyi ben başkasına yapmayayım.  Bu egolojik ideolojilerin belirgin en önemli ortak özelliği ve çatışmaların dinamiğidir.

 

Egoist hırsların ön planda olduğu bir dünyada, Marksizm’in üzerinde çok durduğu gerçekçi bir sınıf bilincinden ve burjuva-işçi diye gerçek bir sınıf ayırımından söz etmek çok zordur. Aynen kimlik merkezli ideolojilere benzer durum burada da söz konusudur. Çatışmanın aslı dün karşı çıkılan egoist uygulamayı, gücü ele geçirdiğinde bugün kendisi yapıyorsa bu, o davanın haklılığına inanmaktan ziyade gücü ele geçirme ve o anki düştüğü kötü durumdan kurtulmak için yapılan mücadeledir. Aslında her iki sınıftaki insanın ortak davası, çok kazanmak ve gönlünce yaşamaktır. Marks, bu ayırımı gerçekçi sanarak, tek dertlerinin hak aramak olduğunu sandığı insanlarla farklı bir dünya kurmaya çalıştı.  İşçi sınıfındaki gerçek bilinç; işçinin, yani ezilenin, güçlendiği zaman tercihini hangi sınıftan yana yapmasıyla ortaya çıkar. Çünkü insanın gerçek inancı, güce hâkim olduğu dönemde belli olur. İçselleşmiş gerçek bir inancın, güç zehirlenmesinin önüne geçmesi gerekir.

 

 Bu gerçek üzerinde gereğince durulmazsa, eninde sonunda ego zayıflıktan kurtulup güçlendiğinde, insanı ele geçirir. Keyfince yaşamak yasak; çalış çalış elde sadece bir ev ve araba var. Ego bununla hiçbir zaman yetinmez. Bu sebeple deriz ki, Kapitalist kültür yeni bir şey değildir. insanla birlikte var olan, onun içinde yaşayan ve dizginlenmesi gereken egoyu temsil eden en büyük imtihanıdır. Onu iyi tanımazsak ve tedbir almazsak bir gün onun tutsağı olabiliriz. Hele insanı iyi tanımadan, gerçek özgürlüğü anlamadan, Kapitalist anlayıştaki sınırsız özgürlük sunmayı hedef alan bir sistemin, egonun esaretine düşmemesi bir hayaldir.

 

 “Burjuvazi” dedikleri egoistçe yaşam biçimi güçlü olmayı gerektirir, fakir insan istese de zevk, sefa ve hâkimiyet peşinde koşamaz. Bu yolda koşmayan her insan; bu yaşam tarzının kötü olduğuna inandığı için değil, güçsüz olduğundan dolayı yapamaz. Mesele olan, eline güç geçtiğinde dönemde ne yaptığıdır. Hâkimiyet ve sömürü güç ister. Tanrı’ya başkaldırının temeli de budur. Bütün gücümüz ve ümitler tükenince ego biter ve yetiş ya rab! demeye başlarız. İşte bu açıdan burjuva sınıfı bu konuda daha gerçekçi bir yapılanma içindedir.  Gerçekten sömürünün bir insanlık suçu olduğuna inanmış ve  hakça paylaşmayı bilen kişi sayısı çok azdır.  İçindeki Kapitalist’çe arzularını dizginleyemeyen insan hakça paylaşmayı kabullenemez. Bu yüzdendir ki İslam’ın, insanın bu yönüne dikkat çeken esasları dikkate alınmazsa, egoizmin körüklendiği bir dünyada, bu sisteme alternatif olarak ortaya çıkan sistemlerin yaşaması çok zordur. Bu zihniyette yetiştirilen insanlar, Komünist bir partiye oy vererek tekrar özel mülkiyeti kaldırıp, Komünist bir düzen kursa bile, sömürü sona erip zenginleştikleri an, tekrar bu rejimi terk edip eski yıktıkları rejime dönmeleri kaçınılmazdır. Siz bir sistemi sadece işçi sınıfının problemine çözüm olarak sunarsanız, ortalıkta işçi sınıfı kalmayınca olacağı budur.

 

 İnsanları işçi ve burjuva diye iki sınıfa ayırmak gerçekçi bir ayırım değildir. Çatışma salt burjuva-işçi farkından ve ekonomik sorunlardan oluşmaz. Marks’ın iddiası her toplum ve zaman dilimi için geçerli evrensel bir kanun olamaz. Sosyal tabakalaşma toplum yapılarına göre farklılık gösterir. İnsanlar sadece ekonomik sebeplerle iki sınıfa ayrılmış değildir. Birçok nedenlerle çeşitli sosyal sınıflara bölünmüştür. Kavga sadece sömürüden kaynaklanmamaktadır. En önemli ayrışma, kimlik temeline dayalı ırk, din, dil temelli olandır. Günümüzde bu ayrışmalardan kaynaklı potansiyel çatışma sebebi olacak, tarihten gelen birçok sorunlar vardır. Bu ayrışmanın içinde burjuva da yoksul da birlikte yer almaktadır.  Buna kanıt olarak ülkemizdeki sol partilerin mensuplarının hangi yörelerde olduğuna bakmak yeterlidir. Siyasal bölünmenin zengin-fakir, işçi-burjuva olmadığı hemen görülecektir. Sol partilere oy çıkan yörelerin, ülkenin daha zengin-burjuva yöreleri olduğu bir gerçektir. Diğer bölünmelerinde ırk ve din temelli olduğu çok açıktır. İnsanların birçoğu Kürt, Ermeni, Alevi gibi kimlikler üzerinden Marksist ideolojiyi kullanmaktadırlar. Özellikle ülkemizdeki Marksizm kitabına göre değil, kimlik istismarına dayandığı için gerçek ezilen fakir halk tabakaları tarafından itibar görmemiştir. Burjuva semtlerinde sol partilere daha çok taraftar vardır.

 

Ekonomik açıdan fakir, ancak kültürel olarak dindar olanlar din eksenli partilere oy vermektedir. Bu durum Marks’ın üst yapıyı-dini, kültürü-ekonomik ilişkiler belirler iddiasını çürütmektedir. Aksine insanın hayatını dine-inanca göre düzenlediği iddiası doğrulanmaktadır. Böylece fakir de olsa, sol parti taraftarı olmamanın açıklaması budur. Ancak, ayni kimlikteki insanlar arasında, yabancı kültür dejeneresine uğrayarak kimliğin etkisinden kurtulan varsa bunlarda ekonomi, siyasi tercihte başat rol oynar. Marks’ın bu teorisi, Kapitalizm’in kültür emperyalizmi sayesinde din ve ırk bağlamından kurtulanlar için geçerlidir. Ancak burada yine bir terslik var ve kültür emperyalizmi ile burjuvalaşan kişiler sol ideolojiye sahip çıkmaktadır. Kapitalist kültürle yozlaşan insanlar için her şeyde üst yapı ekonomidir.  Bu yüzden Kapitalistler fakirleştikçe komünistleşir, komünistler de zenginleştikçe kapitalistleşir. Buradan da görülüyor ki, sorun bir dünya görüşü olmaktan ziyade cepteki parayla ilgilidir.  Bütün bunlara rağmen “Alt yapı üst yapı” gibi gereksiz ideolojik dayatmalarda ve Materyalizm’de ısrar edilmedikçe, Kapitalizm’in sosyal adaletsizlikleri arttırdığı ülkelerde Komünizm, gelir adaleti sağlamak için her zaman bir alternatif olarak kendini gösterecektir. Çünkü ekolojik özellikleri bir hayli fazladır.

 

Bu sınıflaşma içinde gerçekten fikir bazında, sömürünün bir insan hakkı ihlali olduğunu görerek yer alan insan sayısı son derece azdır. İşte komünizm de sorunu çözmek için, malı bulan bu burjuvadan, zorla malı alıp işçilere dağıtınca, insanca yaşayacak maddî güce ulaşan, sömürüden kurtulan işçi ekonomik sorunlardan kurtulup burjuvalaşmış olur. Peki, parayı bulup burjuvalaşan insan komünizmde keyfince bu parayı harcayabilir mi? Hayır! Bu durumda sistemin olmazsa olmazı olan özgürlük (aslı keyfince yaşamak-ego özgürlüğü) ne işe yarar? İşte en büyük sorun burada başlamaktadır. Eğer özgürlükten (Bir anlamda mutluluk) anladığınız, gerçekte bireyin bütün sorumluluklarını unutup egosunun tatmini, yani lüks tüketimle markalar ve malikâneler içinde tanrılaştırılmasının önünü açmaksa, Komünist sistem buna zorla engel olmuştur.  Yani insanların mutlulukları ellerinden alınmış oldu. Ancak yeni sistem insanlarını mutlu edecek Kapitalizm gibi yeni şeyler sunamayınca homurtular başladı. Hele ki, Komünizm’in vaat ettiği bir araba bir evden, Kapitalizm çok dahasını verince… İlk ayaklanmalar önce rejimin zorla, baskıyla ve işgalle kurulduğu Doğu Avrupa ülkelerinde başladı. Küba, Kore, Çin gibi önceden Kapitalist kültüre-egoya fazla bulaşmamış ve kendilerine işgalle devrim ihraç edilmemiş olanlarda hâlâ bir şekilde devam etmesi iddiamızı doğrulamaktadır. Mesele bir şeyi yıkmak değil onun yerine doğru bir şey koyabilmektir.

 

Bu işe gerçekten fikren inanmış olan bir avuç inanmış insan terk edilerek tek başlarına  kalmışlardır ve “Nerede hata yaptık” diye Marksizm üzerinde düşünmeye başlamışlardır. Kapitalistler ise, sömürü salt işçi sınıfına indirgendiğinden zorda kalan Kapitalist, kârından biraz fedakârlık yaparak varlığını sürdürmek için (istemeyerek de olsa), çalışana daha rahat tüketecek bir ücret vermesiyle, onu susturmuş oldu veya karnı rahat doyan işçi sınıfının da sorunu böylece çözülmüş oldu. Burada kapitalist Batı toplumlarında, sermayeye karşı yapılan direnişlerle alınan hakların, ekonomik sıkıntıların azaltılmasında asıl büyük etken olduğu bir gerçektir. Bu durum, ekonomik gelişme ile sermayenin çalışana hak ettiği payı görerek, kendiliğinden arttırdığından değildir.  Öyle veya böyle bugün birçok sosyal demokrat Kuzey Avrupa ülkeleri çalışanlarına insanca yaşanacak bir ücret sağlayarak, gelir dağılımındaki adaletsizliği büyük ölçüde gidermiştir.  İddia ettiğimiz gibi bu ülkeler, rejim değişikliği yaşanmadan, devrime gerek kalmadan, tarihi materyalizme ihtiyaç duymadan sınıf çatışması sona ermiştir. En önemlisi Kapitalizm Egonomi’den kaynaklanan sorunlar, Pazar Ekonomisi ve özel mülkiyet değişmeden büyük ölçüde çözülebilmiştir. Bu da bizim, ortada bir hak konusu varsa, bir saatlik bir oturumla parlamentoda çıkarılacak bir kanunla çözülür iddiamızı doğrular. Bu gerçeği Lenin de görerek;

 

“Gelişmiş Kapitalist ülkelerde proleter devrim gerçekleşmez. Çünkü bu ülkeler işçilerine nispeten yüksek yaşam standardı ve çeşitli fırsatlar sağlar ve işçilerin devrimci bir bilince ulaşması mümkün olmaz” demiştir.

 

Marks’ta,

 

“Gelişmemiş ülkeler sosyalizmi inşa edemez, çünkü Kapitalizm henüz buralarda bütün gücünü kullanmamış, sömürüsünü gerçekleştirmemiştir.”14 der.

 

Ancak böyle bir toplumu bulmak da kolay değil. Bu durumda Marksizm, çok ileri Kapitalist olmayan, çok geride olmayan, tam kıvamını bulup sömürü ortaya çıkan toplumda geçerlidir. Aslında bu gerçeğin kendi ağızlarından itirafıdır. Nedir o gerçek? Marksizm’in bizim iddia ettiğimiz gibi, “Sadece gelir dağılımı sorununu çözme iddiasında bir fikir olduğunun ve bütün çatışmaları izah edebilecek evrensel bir fikir olamayacağının” itirafıdır. Ayrıca Kapitalist Kültür bulaştığı bir toplumdan öyle bir devrim yapmakla temizlenmediğini de unutmayalım.

 

İşte anlatmak istediğimiz ve “Çok basitçe çözülecek bir sorundan, bütün insanlığı kapsayacak bir dünya sistemi çıkmaz” dememizin sebebi, sanırım, şimdi anlaşılmıştır. Ancak geri kalmış  çevre ülkelerde bu sorun tabi ki; hala devam etmektedir. Kötü uygulamasıyla yıkılan Komünist blok da, Kapitalizm’in ekmeğine yağ sürmüştür. Kapitalizm, insanı Komünizmden çok daha iyi tanıyor ve insan egosunun önüne zoraki bir set çekmek yerine, onu özgürlük adı altında daha da meşrulaştırdığı için daha uzun ömürlü olmuştur. Ayrıca Kapitalizm kendine bağımlı olacak egoist insanını yetiştirmeyi de çok iyi biliyor. Fikri ve idealizmi fikirsizlikle yok etmesini çok iyi biliyor. Ancak kendileri ihtiyaçlarının çok üstünde, ömür boyu harcayamayacak kadar, milyonlarca ve hatta milyarlarca insana yetecek servetin üzerine oturan seçkinlerin, sadece kendi toplumunu susturmak için onlar için insanca yaşanacak şartlara razı olup dünyayı talana devam ettikleri sürece, insanlığın bu zihniyete karşı, insanca yaşayabilecek bir âdil paylaşım, hak arama ve İNSANLIK İÇİN DOĞRU BİR ANLAYIŞI ARAMA MÜCADELESİ bitmeyecektir.

 

  Problem sadece ekonomi mi?

 

Ekonomik eşitsizlikleri çözme söylemiyle ortaya çıkan bir sistemin din karşıtı ateizmi dayatması ve insanlar sistemi ideolojik olarak benimsemeden, devrim yerine birçok ülkeyi 2. Dünya Savaşı sonunda olduğu gibi işgal ederek sistemini dayatması ve insanların mallarına el koyması, komünist ideolojiyi insanların gözünde tam bir  canavara dönüştürmüştür. Ayrıca geçmişte Komünist sistemin hâkim olduğu ülkelerin çoğunun tam sanayileşmemiş ülkeler olduğu ve halkının köylü olması da işin çabası… İşçi sınıfı olmayan, çoğu köyde yaşayan, kendi kendine yeten, sömürü nedir bilmeyen ve bir de feodal zihniyette olan halkın çoğunluğu için Komünizm tam bir esarete dönüşmüştür. Marks bu devrimi zaten sanayileşmiş İngiltere ve Almanya gibi ülkelerde uygulamayı düşünmüştü. Bu devrimin Rusya’da olması sanayide zor şartlar altında çalışan 2 milyona yakın Yahudi işçiye borçludur. Özgürlükler ve sömürüye karşı devrim yapıldığı halde, daha sonra sistemde görülen yanlışlıkların eleştiriye kapalı olması, kötü ve beğenilmeyen yöneticilerin değiştirilememesi de bardağı taşıran damlalar olmuştur. Rahata erip sömürüyü unutan ve zaten sistemi de tam benimsememiş insanlar, kötü yöneticilerin değiştirilmesine sistem izin vermeyince, “O halde sistemi kökten değiştirelim de bunlardan kurtulalım” demişlerdir. Tabi yine ilk devrimi gerçekleştiren ekip, bu devrimden daha fazla hayır görmediğinde onu yıkmasını da bilmiştir. Kapitalizm’in bu kadar problemli olup da hâlâ ayakta kalmasının çok önemli bir sırrı vardır. O DA DEMOKRASİ VEYA ÖZGÜR DÜŞÜNCE masalıdır.

 

Çok partili özgür seçimler Kapitalizm’in emniyet sigortası olmuştur. Her seçimle yenilenen yönetimlerle değişen çok bir şey olmasa da toplumların gazı alınmaktadır. Diğeri, bu sistemde devletin doğrudan ekonomik hayatın içinde olmaması sonucunda ortaya çıkan ekonomik krizin suçlusu Kapitalist Sistem olmaktan büyük ölçüde korunmaktadır. Aslında Kapitalist Sistem’in Komünizm’den çok daha fazla krizler yaşadığı bir gerçektir. İşte bu suç için, günah keçisi yapılan iktidar, özgür seçimlerle değiştirilebildiğinden, bu durum Kapitalist rejimin sigortası olmaktadır. Böyle bir durumda, Komünizm’in suçu atıp insanların gazını alacağı bir alternatifi yoktur. Tek parti rejiminin en büyük açmazı budur. Çok parti, çok fikirlilik güya özgür düşünce olmaktadır.

 

Mutlu bir insan ve dünya için en büyük sorun olan çatışma, sadece ekonomik alanda değildir ve çatışma salt işçi-işveren sınıf farkından da kaynaklanmamaktadır. “Bütün işverenler kötü, bütün işçiler iyi” diye bir şey olamaz. Haksızlık iki işveren arasında da olur, iki işçi arasında da. İki kapitalist ülke arasında da olur, iki sosyalist ülke arasında da. İki Türk arasında da olur, iki Japon arasında da. İki dindar arasında da, iki ateist arasında da… Çatışmaların hepsi de ekonomik sebeplerden değildir. İnsanlar ülkelerindeki bir işgal ve yabancı hâkimiyeti, bir ekonomik sömürüden çok kimlik üzerinde bir özgürlük ve bağımsızlık gaspı olarak görmektedirler ve başkaldırıda bunları elde etmek adına yapmaktadırlar. Afganistan gerçeği bu konular için çok güzel bir örnektir. Önce Rus işgaline karşı değişik gruplaşmalar atında bağımsızlık savaşı verip işgalciler ülkeden kovulunca, her biri İslam inancında olduğunu iddia eden gruplar bu kez kendi aralarında hâkimiyet savaşlarına tutuşmuşlardır. Burada inanç birliği ırk, bölge ve grup asabiyetine yenik düşmüştür. Hıristiyanlıkta yüzyıllardır süren Katolik-Ortodoks ayrımı son derece ufak bir ayrıntı yorumdan kaynaklanmaktadır. Burada bir fikir inanç ve ırktan daha etkin olmuştur. Bu çatışmalar salt sınıf ve ekonomik çıkarlarla izah edilemez. Ego ve derin şeytani hırslarına yenik düşenler, insanları çatıştıracak bir şeyler her zaman bulur. İki inatçı keçi misalinde olduğu gibi her çatışmanın içinde mutlaka bir ego vardır. Büyük çoğunluğunda iki tarafta egodur. Yani insanların çoğu çok cahil ve zalimdir. Yine geldik Ahzap-72-73. Ayetlere:

 

“Şüphesiz biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmek istemediler, ondan çekindiler. Onu insan yüklendi. Çünkü o çok zalimdir, çok cahildir”.

 

Dediğimiz gibi çatışma özgürlüğün bedeli olduğu çok açıkça anlaşılmaktadır. İnsanlar Marksizm’i daha çok bu amaçları için kullanmaktadırlar. Alt yapı denilen ekonomi (üretim ilişkileri) her zaman her şeyi, üst yapı olan inancı ve siyaseti belirlemez. Alt yapı olan üretim ilişkileri, ekonomik kurumların işlemesini belirler. Her ülkenin kendi iç dinamikleri ve kültürel yapısı vardır. İşte Komünizm’in merkezi Rusya yıllarca ateist eğitim altında yetiştirildi ama sonunda yine dini hayat canlandı. Marks’ın tarihi materyalizm ve diyalektiği tersine işledi. “Toplumda her olayı işçi sınıfı belirleyecek ve tek bir sınıf olacak” diye bir kural yoktur. İnsan işçi olabilir ama gerektiğinde bir futbol fanatiği olarak, burjuva ile beraber bir takım sınıfı oluşturarak çeşitli çatışmalar yapar. Kendisi varlık sahibi olduğu halde, sömürüye ve haksızlığa karşı olan bir sürü insan olabilir veya işçi olduğu halde kaşı tarafa çalışabilir. Bir dini gruba mensuptur ve yine bir işverenle beraber olup siyasi parti tercihini buna göre yapabilir.

 

Marks’ın teorisine ters olarak, İran devriminde olduğu gibi, ülkemizdeki gariban işçi ve köylü kesimi siyasi tercihlerinde sol partiler yerine muhafazakâr partiler safında oldular ve aksine tuzu kuru varlıklı kesimin çoğu sol partilerin safında oldular. Marksın iddia ettiği gibi ekonomik ilişkiler, üst yapı olan inanç ve politika üzerinde belirleyici olamadı. Gerçekte bir kendisini doğru bir fikir ve ideal arayan bir varlıktır. İnanç birçok kişi için ekonomiden daha etkili olmaktadır. Çünkü insan sadece madde peşinde ömrünü harcayan bir yapıda değildir. Bunların özellikle ülkemizde çok örnekleri görülmektedir. Çok ilerici geçinen partiler statükocu olup gerici duruma düşmektedirler.  Eğer özel mülkiyetsiz ekonomileri, ateist- materyalist dünya görüşü, sınıf mücadelesi, alt-yapı üst yapı iddiaları doğru çıksaydı, yeni bir dünya görüşü olacağı kesindi. Bu haliyle sadece bir hak arama yollarından biridir. Marksizm’in tümden dünyayı ve olayları bir temele oturtan yeni bir dünya ideolojisi olması mümkün değildir.

 

Bir dönemde zoraki kabul ve dayatmalarla olayları peşinden sürüklemiştir ancak zaman, bu sistemdeki düşünsel yanılgıları ve gerçeği sonunda ortaya çıkarmıştır.  Bazı doğrular kendi zaman dilimi ve şartları içinde geçerlidir ve şartlar değiştikçe bazıları  işe yaramaz hale gelir. Geçen asırlarda sınıf oluşumu doğrudan üretimle ilişkili iken, günümüzde tam tersine tüketim kültürüyle ilişkili hale döndü. Sorunlar salt işçi-işveren arasına indirgenemez. İnanç ve ırkı bir taraf bile koysan, nerede yiyorsun, hangi markayı giyiyorsun, hangi semtte oturuyorsun, hangi müziği dinleyip, hangi takımı tutuyorsun, hangi partiye oy veriyorsun gibi tercihler daha fazla ön plana çıkıyor. Çünkü bunların arasında her gelir gurubundan insan var. Zaten ileri Kapitalist toplumlarda alt gelir gurubundaki insanlar- insanca yaşayacak bir gelire sahip olduğundan-ekonomik farklılıklardan dolayı çatışma yaratacak bir sınıfsal guruplaşma oluşturmamaktadır.  Ekonomik olarak büyük farklılıklar olan yoksul ülkelerde ise hangi kabile, aşiret, din ve ırktan olmak, hala toplumsal farklılıklar üzerinde en önemli bir etkendir.

 

Yine Marksizm, kendi ideolojisiyle tam uyuşmadığı halde, dünyanın birçok yerinde milli kimliğe dayalı bağımsızlık mücadelelerinin çoğunun ideolojisi olarak kullanıldığı bir gerçektir. Ne gariptir ki, gerçekte Faşizan olan özgürlük hareketleri Marksizm’i çıkarları için kullanmaktadır. Böyle hareketlerin asli amacı, salt ekonomiye dayalı sınıf çatışmasından ziyade, üzerlerindeki baskıcı hâkim anlayışa karşı bizim iddiamız olan kimliğe dayalı bağımsızlık, özgürlük ve hak arama mücadelesidir. İnsanlara karşı haksız ve adaletsiz her türlü dayatma zulüm ve zalimliktir. Buna karşı verilen özgürlük ve hak arama mücadelesi, salt sınıf çatışmasına, ekonomik sömürüye indirgenemez ve böyle çatışmalara birileri milli demokratik devrim dense de, asıl amacı Marksist-Komünist sistem arayışı değildir.  

 

İnsanlık tarihini izahta Marksizm’in üretim araçlarına bağlayarak iddia ettiği evreler, birbirinden çok farklı şeyler değildir. İlkel Komünal sistemden tutun, Kapitalizm’e kadar olan sistemler birbirinden farklı şeyler değildir. Asıl köleci toplum Kapitalist toplumdur. Müslüman olsun Pagan olsun, hepsi de bir inanca dayalı feodal yönetimlerden oluşup, köleci anlayışta tarım ve ticarete dayanan benzer ekonomik yapılardı. Fikir, inanç ve ırk ne olursa olsun, binlerce yıl insanlık, üç aşağı beş yukarı, egoizme dayalı gücü üstün tutan benzer yönetim ve ekonomik hayat sürdüler. Yani ne ekonomiler inançları, ne de inançlar ekonomik yapıyı belirlemiştir. Bütün insanlık âleminde yüzyıllarca aynı ekonomik yapı sürüp gitmiştir. Sisteme en belirgin müdahaleler daha çok din kaynaklı olan ve insan haklarını koruyan müdahaleler olmuştur.  İnsanlık tarihinde yönetim sisteminde en önemli fark Aydınlanma öncesi ve sonrasıdır. İlerleyen ilim ve teknoloji ile tek kişilik bir yönetimin altından kalkamayacağı, daha eğitimli bir ekonomi ve yönetim sistemi ihtiyacı ortaya çıktı. Teknoloji yani yenilikler (İnovasyon) ekonomik alanda olduğu gibi diğer toplumsal ve kültürel alanlarda hala en önemli dinamiktir. Bu yolla ortaya çıkan internet ve bilişim çağı, toplumu her alanda değiştirmektedir. Öyle sınıf mücadelesiyle bu işler artık açıklanamaz oldu.

 

Böylece eskiden beri var olan pazar ekonomisi sistemleşerek ‘Kapitalist Serbest Pazar’ ekonomisine dönüştü. Aslında bu yeni sistemin temelinde farklılık, ekonomide egoizmin tam anlamıyla meşrulaştırılıp, eskiye göre daha çok sistemleşmesidir. Ekonomik sistemde ise asıl devrim komünizmle olmuştur. Bu da tepeden devrimle-zorla olmuş olup, altyapı-üstyapı bu devrimle değişmiştir. Aydınlanma ile ekonomik alandan ziyade asıl değişim, demokrasi ile yönetim ve fikir gibi üst yapıda olduğu halde ekonomik anlayışta yeni bir ekonomi sistem doğurmamıştır. Mevcut Pazar ekonomisi ve mülkiyet hakkında bir değişim söz konusu değildir. Sadece sanayi devrimi ile güçlenen Batı’nın, karanlık çağdaki acımasız saldırganlığı daha da artmıştır. Beğeniriz veya beğenmeyiz, insanlık tarihinde, toplumun her kesimiyle yaşadığı gerçek devrim aydınlanmadan sonra olanlardır. Ancak Aydınlanma sonrasındaki hâkimiyet savaşlarında günümüze gelindiğinde farklılıklar ortaya çıktı. İlk iki yüzyılda açık işgaller daha şiddetli devam etmesine rağmen, günümüzde daha sinsi bir hal aldı. Açıktan işgal yerine yerli işbirlikçileri yönetime geçirip, ekonomik çıkarlar daha ön plana çıktı. Özellikle toplumlarda kimlikler devşirmek, fikri ve kültürel etkilerle çok sinsice sürmektedir. İnsanlar lüks hayat vaadi ile kimliklere dokunmadan ego üzerinden devşirilmektedir. Egoyu çok iyi tanıyan ve insanı bu ortak zaaflarından yakalayan yeni küresel derebeyleri, insanları zorunlu kölelikten  “GÖNÜLLÜ KÖLELİK” haline dönüştürmüştür.

 

Marks gibi geleceği okumak istersek bundan sonra insanlığı, bu sistemleri EGONOMİK olmaktan çıkarıp gerçekten EKONOMİK hale dönüştürmek bekliyor. Hedefe kârdan çok insanı oturtmak mücadelesi vermek yani insanileştirmek olmalıdır. Problemi sadece ekonomiye indirgeyerek ve ekonomik gelişme de sadece Liberal Kapitalizm’le olur, diyerek birçok hatanın ana kaynağı olan Kapitalizm’i yüceltmek tam bir aldatmacadır. Ekonomik kuralları verimli uygularsan, devletçi anlayışla da, kapitalist anlayışla da, Faşist veya monarşik anlayışla da ekonomik kalkınma mümkündür. Bu iş sisteme ve herhangi bir ideolojiye bağlı olmaksızın işin temelinde, bilimsel- teknolojik gelişme, verimli yatırım ve pazar ekonomisi vardır. Ancak böyle gelişmeyle güçlenecek olan insanlara adil bir yönetim fikri gereklidir.   Japonya, Çin, Hindistan veya bir Batı ülkesi, her biri farklı kültür ve rejimlerde de olsa da, verimli kararlarla ekonomik ilerleme sağlayabilmişlerdir. Çin dışa kapalı bir devletçilikle bu hale gelemezdi. Ekonomik kalkınma için politik sistemlerin adı çok önemli değildir. Ekonomistlerin, bir yatırımın nasıl kârlı bir şekilde sürdürüleceğinin yolunu ilmi olarak söylemeleri herhangi bir fikre ve inanca göre değildir. Bu kurallara göre yatırımını ve üretimini gerçekleştirdikten sonra, önemli olan ele geçen refahın topluma dağılımını belirleyen insanca bakış açısına sahip olmaktır. Ancak bu iş ekonomistlerden ziyade sosyologların, yani siyasetin işidir.

 

Artık bugün tartışmaya gerek kalmayacak şekilde ortaya çıkan şey şudur ki, Komünizm ve Kapitalizm iki zıt ekonomik sistemdir ve bunlardan Komünizm’in ilkel haliyle varlığını sürdürmesi mümkün değildir. Büyük bir revizyona ihtiyacı vardı ve iyi-kötü Çin bunu yaparak yola devam etti. Çin’de rejim değişikliği Komünist Parti eliyle oldu ve adı Komünist olan rejim büyük ölçüde Kapitalistleştirildi. Bu nasıl oldu? Bir saatlik bir kararla yabancı yatırımcının önü açılarak. Ancak asıl sorun şartlar çok müsait olduğu halde, nedense çözümlenmedi. Çin’de beklenen her iki sistemin harmanlanmasıydı; ne yazık ki, asıl sorun olan insanca yaşayacak ücret konusunda bir arpa boyu ilerleme ancak oldu. Maalesef Çin’in ucuz insan gücü Komünist Parti eliyle, Kapitalist küresel şirketlere peşkeş çekildi. Bu devasa 1.350 milyon nüfuslu ülkede işsizlik ileri Batı ülkelerinde olduğu gibi %4-5 seviyelerindeyken asgari ücret şehirlere göre 150-300 dolar gibi düşük bir düzeydedir. İnsanca yaşayacak bir ücretle üretildiğinde bile, hâlâ çok düşük maliyette olan ürünler, Kapitalist Dünya’nın enflasyonunu düşürmeye yaramaktadır. Yani Kapitalizm’in küresel pazarda çok müsait olan, arz-talep kanunu bile işletilmeyerek, Çin işçisinin alın teri, maliyet konusunda pazarın zorlaması olmamasına rağmen, Batı’ya peşkeş çekilmektedir. Zaten bir çok üretim dalında işçilik maliyetin çok önemli bir yekûn-%10-15 gibi-teşkil etmez. Tabiî, bu ara o, kendi insanını çok sevdiğini ve âdil ücret verdiğini sandığımız Kapitalist baronlar, işçilik ucuz diye tuttular Çin’in yolunu. Böylece bunların ego özgürlüğünün de, tam bir sahtekarlık olduğu bir daha kanıtlanmış oldu.

 

İslamî hassasiyete sahip bir politik oluşumun ve devlet anlayışının gerçek sosyal devlet uygulaması bu olmalıdır. Güçsüz olan en alttakilerin durumunu iyileştirmek ekonomiye önemli bir yük getirmez. Marks gibi ortada uzun uzun düşünecek bir şey de yok. İslam’ın “Komşusu aç yatarken tok uyuyan bizden değildir”, “Zenginlik belirli ellerde toplanan bir güç olmasın” düsturu bunu gerektirir. Sömürü ve açlık sınırının altında bir ücret, en büyük kul –insan hakkı olduğu unutulmamalıdır. Eskiden olduğu gibi insanlık için harcama yapacak vakıf sistemi teşvik edilip özendirilmelidir. Ancak sınıfsız toplum için nefsini aşmış robot gibi itaatkar bir insan gerektirdiğinden, insan egosunu çok iyi bilip, onun önüne geçebilen bir sistem gerektirmez mi? Yani herkesin İYİ İNSAN olduğu bir dünya.

 

Hani bir söz vardır; “Biri yer biri bakar, kıyamet ondan kopar”. Ama bütün bunlardan sonra insanın probleminin tam bitmeyeceğini bilesiniz. Öyle olsaydı, dünyanın en mutlu insanları Batı’da olurdu. Çünkü Egoizm kendini  sadece işçi-işveren arasında göstermez. SORUN KAPİTAL DEĞİL, KAPİTALİST KÜLTÜRDÜR. İnsanların mutlu bir hayat sürmeleri için elbette üretmeye ve tüketmeye ihtiyacı vardır. İslam, insanı içindeki egonun esaretinden kurtarmayı amaçlar, insan hakkını her şeyin üstünde tutar, mutluluğu sahip olunan eşyanın soyut markasına bağlamaz. Adaletli bir paylaşımı ve herkes için iyi bir dünya kurulmasını ister. İnsanın çevreye zararsız yaşamasını yeterli görmez, hem kendisine hem de çevresine faydalı olmasını arzu eder.

 

SOSYAL DEVLET ve herkesin ihtiyacı kadar aldığı veya ihtiyacından fazlasını  dağıttığı “PAZAR EKONOMİSİ” ütopya mı?

 

 1600′lü yıllarda batıda başlayan aydınlanma; bilim, fikir, kültür, ekonomi, yönetim vs. her türlü konuda insanlık tarihi açısından tam bir dönüm ve sıçrama noktası olmuştur. Bundan önceki 10 bin yıllık insanlık tarihini, kim hangi kategorilere ayırırsa ayırsın, geçen dönemlerde toplumlar arasında hem yönetim, hem ekonomi ve hem de bilimsel konularda aralarında bariz bir fark yoktur. Marks, geçmiş toplumları ekonomik olarak İlkel Komünal sistem, Kölecilik, Feodalite diye ayırsa da aralarında ciddi fark yoktur. Kölecilik tarih boyunca hep vardı ve Kapitalist sistemde daha katı ve sistemli sürmüştür. Hepsinde tek kişinin hâkimiyetine dayalı feodal bir yönetim ve herkesin “İYİ ŞARTLARDA YAŞAMAK” için hayatî  ihtiyaçlar peşinde koşturduğu “PAZAR EKONOMİSİ”ne dayalı bir ekonomik bir yapı vardı.  Yani PAZAR EKONOMİSİ KAPİTALİZMİN KURDUĞU BİR EKONOMİK ANLAYIŞ DEĞİLDİ ve yüzyıllardır süregelen bir yapıdır.    

 

Kapitalizm’e tepki olarak gelişen Komünizm’de zihniyet olarak yeni bir model değildi, aydınlanma öncesi on binlerce yıl geçerli olan pazar ekonomisinde “İHTİYACI KADAR ÇALIŞMAK VE ALMAK” ana gaye idi. İnsanlığın geçmişi bir nevi Kapitalizm-Komünizm sentezinde bir yapıya sahipti. Bu ekonominin ana gayesi insan odaklıydı. Çok değil, bundan 50-60 yıl kadar önce insanlar sadece hayati ihtiyaçlarını karşılamak-kışlık ambarını doldurmak için çalışırlardı ve mal üstüne mal yığma anlayışı yoktu. İnsanların ötekileştirilmesi hariç tutulursa, kimse ne aşından, ne işinden, ne evinden, ne elektriğinden, ne suyundan, ne gazından dolayı kimseye bağlı değildi.    Aslında sistem ne olursa olsun, ister pazar ekonomisi, isterse Kapitalist serbest pazar veya Komünizm, sorun sistem değildir. Sorun bu sistemlerin yetiştirdiği insanın zihniyetidir. İNSANI İHTİYAÇLARI KADAR ÇALIŞIP, ALMA ANLAYIŞINDA yetiştirdikten sonra ortada bir sorun kalmaz.

 

Ancak bu ihtiyaç için katı bir sınırlama koyulamaz veya bir ev ve bir araba ile sınırlanamaz. Aldığı toplumsal kültürle zamanın, ortamın durumuna ve insanî girişimciliğinin sonuçlarına göre insan bunu çevresine göre kendi belirler. Eğer siz insanları insan gibi yetiştirip ona güvence verirseniz bugün beğenmediğimiz Kapitalist Batı’da olduğu gibi o insan ev ve araba sahibi bile olmaktan vazgeçer. Devlet istediği sektörde çeşitli teşvik ve vergilerle büyümeyi yönlendirebilir. Aynı sektörde daha fazla büyüyerek küresel tröst olunması engellenir vs. Böylece sermaye bir dalda tekel gibi büyük olmasını engelleyebilir ve hâlâ yatırım yapmak isteyeni başka bir dalda faaliyet yapmasına yönlendirebilir.

 

Devlet yönetiminde bir ekonomi

 

Bir insanın geliştirdiği bir teknolojik yenilikle üretim yaparak, insanlara iş kapısı açıp üretim yapması ve pazar şartları içinde    kazanç sağlaması, en tabii hakkı ve insanlığa büyük hizmettir. İnsanın bu girişimciliği her türlü takdire layıktır. Devlet, girişimcilerin projelerine, onları finans-kapitalin bankalarına muhtaç etmeden sermaye desteği verip, ihtiyaçlara uygun büyümeyi yönlendirmelidir. Finans-Kapitalin para, faiz ve döviz spekülasyonlarından etkilenmeyen bir malî yapı oluşturmalıyız. Bu da oligarkların hâkimiyetinde olmayan bir mali yapı ve para birimi ile mümkündür. Devletin bu tür destekleri günümüzdekine benzer şekilde, bölgelere, yeni projelere, ihtiyaç duyulan sanayi kollarına, çalıştırdığı işçiye yapacağı katkı, vergi indirimi vb. gibi yaparak verdiği kredileri çok düşük, uzun vadeli enflasyonu geçmeyen faizle veya işletmenin kârından bir pay almakla sürdürebilir.

 

Şu an (Şubat-2017) devlet sıfır faiz ve 5 yıl vade ile 10 yıl için neredeyse enflasyon kadarlık bir artışla konut kredisinin önünü açtı. Devletin bir işletmenin kârından vergi alması zaten kârına ortak olmasıdır. Bir projeye verdiği desteği geri alana kadar adına ister vergi deyin, ister kâr ortaklığı uygun bir anlaşma ile sağlar. Yeterince alınan vergiden sonra ayrıca faiz adı altında ikinci defa bir şey almanın bir anlamı yoktur. Devlet gereken vergi düzenlemesiyle, üst dilim vergilerle,  çılgın girişimcileri diğer dallara yönlendirilebilir. Kazandığı parayla işini büyütmek yerine atıl servet biriktirmeye yönelmek, servet ve miras vergileriyle cazip olmaktan çıkarılır. Birikimin, ancak kârın bir kısmının dağıtılmayarak şirketlerin hesaplarında zor günler için saklanan yedek akçe olarak ayrılan kısmı meşru görülebilir. Bu tasarruflarla devlet bankalarında bir fon kurulabilir ve yatırımcılara kredi olarak uygun şartlarda kullandırılır.  Sosyal devlet istihdam yaratmak için bölgelere ve ihtiyaç hissedilen sanayi dallarına göre bazen hibe, teşvik, bazen birkaç yıl ödemesiz veya çok düşük faizli krediler vermektedir. Yatırımcıya, bankadaki yedek akçesi karşılığında faiz ödemek yerine faizsiz ve uygun vergilendirmeyle kredi verilebilir. Zaten yapılan yatırımdan devlete bir gelir vergisi alınacak, işsize gelir sağlanacaktır. Böylece finans-kapitalin yüksek faizli para spekülatörlerinin eline düşmekten kurtuluruz.

 

Bizim paramızı bizden alıp başkalarına satan spekülatörlerden kurtulmalıyız. Şahsî nakit birikimlere ise tasarruf ihtiyacına göre ayarlamalar yapılır. Fazla atıl para olduğu zaman vergi veya enflasyona göre düşük-eksi kazanç-kâr devreye girer. İnsanların sosyal yardım vakıfları kurarak, gelirlerinden dilediği kadar-insanlık için-harcama yapmaları teşvik edilerek, eskiden olduğu gibi bir vakıf medeniyeti tekrar diriltilebilir. Yani ego için mal yığmanın büyük maliyet getirdiği, insanlık için harcamanın ise teşvik edildiği bir medeniyet anlayışı oluşturmalıyız. Günümüzde artık birçok iş kolunda büyük kârlar kalmadı. Şirketler bir bir batıyor veya el değiştiriyor. Birçok sektör neredeyse maliyetine mal satmakta ve işçilik parası kazanıp, bir kaç kuruşta kâr eden âdeta göbek atmaktadır. Böyle bir ortamda üretim araçları devletin olsa ne olur, olmasa ne olur? Devlet ülkede yeterince girişimci ve sermayedar bulunmadığı dönemlerde kendisi yatırımlar yaparak istihdam yaratıp, dilerse daha sonra bunları özelleştirebilir. Devlet toplumuna bir baba gibi âdil olsun, hem üretene ve hem de çalışana destek olsun, yeterlidir. Ekonomimizin temel dinamiği talep olduğunu unutmayalım. Üretimin iki amacı tek hamle ile gerçekleştirmenin en kestirme yolu budur. Beraberce kazanmak için gelir kapısı açmak, “İNSANI YAŞATMAK” için gerekli geliri sağlamak ve ayni zamanda satacağın ürünlerin pazarını oluşturmaktır. “Vermeden almak Allah’a mahsustur” ya da hırsızlara… Batı uygarlığı vermeden sömürgecilik yoluyla çalarak, servet sahibi oluşmuştur. Sömürge devri geçti artık, ne kadar verirsen o kadar alırsın. Pazarın oluşması yani talep, çalışanın yeterince alım gücüne sahip olmasıyla mümkün olduğundan, olay yumurta tavuk misalinde olduğu gibi birbirine bağlıdır. Ekonomide durgunluğun sebebinin halkın alım gücünün yeterince olmaması, bir ülkede yeterince refah düzeyinde bir gelir olmaması ve sosyal imkânların olmayışının temelinde de yeterince vergi toplanamaması bağlı olduğunu eserimizin önceki bölümlerde görmüştük.

 

Günümüz aydınları sorunu öncelikle sistemde aradıklarından, Marks gibi “Sistem değişirse her şeyin değişip düzeleceğini” sanmaktadırlar. Kuran’da Rad Suresi-11 ayette belirtildiği gibi gerçekte sorun insandır ve insan değişirse her şey değişerek düzelebilir. Aydınlanma ile insan anlayışı egoistleştirildiği için toplumsal ilişkiler daha fazla bozulmuştur. Bu yüzden bütün insanî, felsefî söylemler tam bir aldatmaca olup, birileri bizleri bunlarla oyalayıp malı götürmektedirler. Bunun için peygamberlerin hepsi de öncelikle mevcut sistemde insanın eğitilmesi üzerinde durmuşlardır. Yeni bir yönetim sistemi ve ekonomik düzen üzerinde duran yoktur. İyi insanın yönetimi de-ister krallık ister demokrasi olsun-sorun olmaz, kötü insanın elinde olan her şey de sorun olur. Âdil bir kral günümüz demokrasilerinden daha başarılı olabilir. Birileri “Bunlar eskide kaldı. O zaman herkesin kendi işi vardı, şimdi ekonomik şartlar çok farklı” diyebilir. Önce insanın insana ve maddeye bakışı değişir, insan GERÇEKTEN insanlaştırılırsa ortaya âdil insanlardan oluşan “SOSYAL DEVLET” anlayışında bir yönetim çıkar.

 

Madem ekonomi tek başına sermaye ile yürümüyor ve üzerinde hem devletin ve hem de çalışanın etkisi çok büyük, o halde sosyal devlette karar mekanizmaları bu üç unsurdan oluşmalıdır. Bu iş Kapitalizm’de olduğu gibi, tek başına sermaye ve Komünizm’de olduğu gibi devletçilikle yürümediği ortada. Bu anlayışlara çalışanları da işin içine katarak her üç unsurun öncelikli hedefi ekonomiyi canlı tutmak olmalıdır. Böyle bir anlayışta ekonomi canlandıkça çalışana da insanca yaşayacak bir ücret düşeceği kesindir. Çünkü bu iş piyasanın manipülasyonlarına ve merhametine bırakılmaz. Belli ölçüde bir arz ve talebe göre, fiyat ve üretimin oluştuğu bir normal işleyen pazar ortamında; fiyatların, üretimin, dövizin vs. ne kadar olacağını devlet belirlediği taktirde, bu işin itici gücü olan tatlı rekabet heyecanının söneceği kesindir. İşte Komünizm’in ikinci açmazı da aslında budur. Gereksiz ve sebepsiz yere devlet müdahaleleri olduğunda üretim,  kalite ve fiyatlarda, ortaya çıkan olumsuzlukların suçlusu (Tabiat şartlarının sonucu bile olsa) her zaman devlet olacaktır. Sadece ekonomik gelişmenin önünü açmak için, bazı düzenlemeler yapan sosyal devlet anlayışında ise, bir şeyin bolluğunda veya kıtlığında oluşan ekonomik sorunlarda, toplum devletin müdahalesini kendisi isteyecektir. Komünist Sistem’de  günah keçisi ilan edilen devlete bu kez “Ey devlet nerdesin müdahale et” denilecektir. Böylece ceberut devlet yerini, kötü gün dostu “DEVLET BABA” alacaktır. Toplum bir ailedir ve devlette bu aile içinde, başta ekonomi olmak üzere her türlü sorunlarını ayırım yapmadan çözen bir baba gibidir. Devletin asli görevi; toplumu yani insanı yaşatan şefkatli bir baba olmalıdır.

 

Devlet ancak toplum yararına bazı müdahalelerde bulunarak, uygun şartlarda toplar ve ihtiyaç olan yerlere harcar. Kısacası DEVLET OYUNUN ANA KURALLARINI BELİRLER, GERÇEKTE OYUNU ÜRETEN ve TÜKETEN OYNAR. Her şeyi, Kapitalizmin o meşhur görünmez eline teslim etmek, kuzuyu kurda emanet etmektir. Mesele olan bu kuralları bir tarafın lehine işletmemektir. İşi ne tamamen bireysel rekabete ne de devlete teslim etmek çıkar yol değildir. Her ince kuralı da devlet belirlerse, Komünizm’de olduğu gibi, oyunun kalitesi ve heyecanı kalmaz, insan pasifleşir, girişimcilik ölür. Kontrollü ölçülerde insan hırsı ve rekabet, oyunun itici gücüdür. Yoksa oyun, her şeyin bir programla belirlendiği uzaktan kumandalı bir bilgisayar oyunu olur ve robot gibi olan oyuncuların oyuna pek katkısı olmadığından, kimse bu oyundan bir zevk almaz. Böyle bir oyunu ÖZGÜR irade sahibi bir insan oynamaz ve buna itiraz ederek Komünizm’de olduğu gibi oyunu sona erdirir. Her şeyin paraya bağlı olduğu bu medeniyetin sonu, paranın yani  Finans-Kapitalin hegemonyasına doğru ilerlemektedir. Aydınlanma ile Batı’da öldürülen Tanrı inancının tahtına oturmak için, kendini Tanrı veya seçilmiş sayan insanlar, O’nun Mesihî sananların arasındaki en büyük olma mücadelesi  son hızla sürmektedir. Bu gidişle ya Kapitalizm kendi kendini yok edecektir ya da İslam’da olduğu gibi; “HERKESİN HAKÇA PAYLAŞTIĞI, İHTİYACI KADAR ALDIĞI” âdil pazar ekonomisi anlayışına geri dönmekten başka çıkar yol yoktur. Gerçek özgürlük ancak böyle mümkün olur.

 

 Bu anlayıştaki bir yönetim çok büyük ölçüde adaletsizliğin önüne geçebilir. Ekonomiye hareket verecek dinamik ne mal biriktirme hırsı ve ne de sonsuz ihtiyaçlardır. İnsan için itici güç sadece egoist istekler değildir. Ego özgürlüğünü yüceltenler dünyanın üçte ikisine, bunu bile çok görmektedirler. Böyle giderse kendilerinden başka hiç kimseye bu hakkı tanımayacakları açıkça görülmektedir. Ego için olan özgürlükleri de zaten parayla satmaktadırlar. “Size de bir şey düşer” dedikleri emeğe lütfettikleri ücret ortadadır. Yükseklerde gözümüz yok! Mütevazı bir ev bir araba bizim için çok bile. Gerisini paylaşmasını biliriz. “Bir lokma bir hırka misali” günün şartlarına göre hayatî ihtiyaçlar için yeterliyken ömrümüzü burada, terk edip gideceğimiz mal mülk peşinde harcamanın bir anlamı yok. Ömür dediğin ne ki? Geride bir hoş seda bırakacak fikre, sanata ve insanlık için hayırlı işlere ayıracak vaktimiz olsun. İnsanın hayatını köle gibi çalışarak geçirmesi anlamsızlığın ta kendisidir. İnsan kürek veya çekiç sallama, bilgisayarın tuşuna basmak gibi ömrünü bir iş yerinde harcamak gibi basit işler için yaratılmadı. Serveti, markalarla gücü, zevk-sefalı hayatı, kısacası Kapitalist değer ölçülerini kutsamaktan vazgeçip; doğruluk dürüstlük, fedâkarlık, insanlığa hizmet, fikir, sanat, ilmî ilerleme vb. gibi değerler baş tacı yapılırsa, yani insan insanileştirilirse hayat bir anlam kazanıp, daha mutlu geçeceği bir gerçektir.

 

Kapitalizm’de revizyon sürmektedir.  Sözün özü bu iki akım, ekonomik sistem olarak SOSYAL DEVLET ilkelerinde bir araya gelmektedir. Yani her iki sistemin de ekonomide doğru yönleri vardır ve birbirinin eksiklerini tamamlamaktadır. Gelecekte insanlığı bekleyen iki sistem vardır. Ya Kapitalizm revizyonunu tamamlayarak BİREYCİLİKTEN TOPLUMSALLAŞMAYA-EGONOMİDEN EKONOMİYE- EGOLOJİDEN EKOLOJİYE-BENDEN BİZE doğru, yani maddecilikten insanileşmeye doğru evirilip, buradan da aydınlanma öncesi  hâkim anlayış olan “PAZAR EKONOMİSİ”ne yani insanlığın fabrika ayarlarına geri dönülecektir. Ya da gelecek bir avuç finans-kapitalin oligarkın hakim olduğu bir dünya kaçınılmaz. İnsanlık bu iki seçeneğin yol ayrımındadır. Bu da bizim determinizmimiz olsun.

 

 

 

 

 

 

Category: Genel

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*


*

3.700 views