İnsan ve Medeniyet

Liberal Kapitalist EGO'nominin Eleştirisi

EGO’DAN ARINMANIN YOLU: NİRVANA’YA MI YOKSA BİRR’E Mİ ULAŞALIM

Ramazan coşkusunu herkes iyi bilir. Ramazanın vazgeçilmez manzaraları olan iftar sofraları sokak ve caddeleri süslemektedir.

Bu ayda suçlar azalmakta, paylaşma çabaları ön plana çıkmakta, maddi ve manevi dayanışma artmaktadır. Bütün bunlar sağlıklı ve çatışmasız bir toplum için önde gelen davranışlardır. Çağdaş medeniyetin insana aşıladığı kuyruğu dik tutmak, karizmayı yükseltmek hedefi, insanlar arasındaki dostluk ilişkilerini zaafa uğrattığı bir dünyada, bu çabalar birbirimize yabancılaşmanın önüne set çekecek davranışlardır.

Kendi medeniyetinin eseri olan milyonlarca insanın yaşadığı metropollerde yapayalnız kalan ve maddi ihtiyaçlar peşinde koşturulmaktan yorulan birçok Batılı insan, artık “Kral çıplak” demeye başladı ve arınmak-Nirvana’ya ulaşmak (Nefsin hırs ve arzularından kurtulup bilgeliğe ermek) için Tibet’in yolunu tutuyor.

Bakmayın siz onların canım, cicim laflarıyla birbirlerine son derece saygılı ve nazik olduklarına. Maalesef bu güzel davranışlar hep birbirlerinin karizmalarını ve egolarını okşamak amacıyla olduğu için gerçek sevgi ve dostluk doğurmamaktadır. Ayrıca sosyal yardımlar da devletin işi olduğundan kimse kimsenin elinden tutmaması bu işin tuzu biberi olmuştur. İşte bütün sahte şeylerin bir işe yaramadığını fark edenler malı mülkü terk edip ise düşüyorlar Nirvana’nın peşine.

Peki, bu konuda bizim inancımızda bir şey var mıdır? İşte ramazan manzaraları bize bunları hatırlatır. İnfak-paylaşma, sadaka-Allah yolunda harcama, fitre ve zekât bizlere bu yolu açan eylemlerdir. İnfak-paylaşma bunların hepsini kapsayan bir terimdir. Uzak doğudaki Nirvana’nın İslam’da yolu önce zekâttan geçer. Bu yolla ilerleyip arınan kimsenin ulaşacağı makamın adı BİRR’dir. Kuran’da Leyl Suresinin 18. ayetinde “Malından dağıtan arınır” derken kullanılan kelime “Yetezekkâ” da mana arınma, temizlenmedir. Kuranda 32 yerde geçen zekat, harcama, dağıtma olduğu gibi 13 yerde ise arınma ve temizlenme manasındadır. Bunu iyi bilmemiz gerekir.

Daha yetmedi, bakalım BİRR’e nasıl ulaşılacak. Kuran’dan okuyalım:

Sevdiğiniz şeylerden infak edinceye kadar asla BİRR’E ulaşamazsınız. Her ne infak ederseniz, şüphesiz Allah onu bilir. (Ali-imran Suresi, 92)

İnfak ta daha geniş manada bir paylaşımdır ve Kuran’da 45 yerde geçmektedir. Demek ki işe yaramayan modası geçmiş şeylerden vermek makbul değil. Peki, bu insanlarla paylaşmamız gereken şeyler nedir?

“Ey iman edenler, kazandıklarınızın iyi olanından ve sizin için yerden bitirdiklerimizden infak edin. Kendinizin göz yummadan alamayacağınız bayağı şeyleri vermeye kalkışmayın ve bilin ki,..” (Bakara-219)

Öyle eski püskü kullanılmayan işe yaramayan şeylerden olmuyor. Onlar zaten insanın gözünden düşmüş çöpe atılacak şeyler. Önemli olan verirken içini acıtacak, yüreğinden bir parça koparacak şeyler olmalı. Kıyılmayacak şeyleri kıyacaksın ki biraz nefsin hop oturup hop kalksın. Yani, zaten geri gelmesinden ümidini kestiğin bir şeyi infak ettim demekle olmaz. Eskiden insanların ana geliri tarım ve hayvancılıktan olduğundan ayette bu konulara açıklık getirmektedir. Tarımda zekat yüzde 10’dur. Ancak Birr’e öyle malından yüzde 2.5 vermekle falan ulaşılmaz. Yüzde 2.5 fakir zekatıdır. Şöyle bir en az yüzde 10′a doğru bir çıkalım. Peki, en az yüzde 10 olacak bu paylaşmanın üst sınırı nedir ne kadarını ihtiyaç sahiplerine veya Allah yolunda dağıtacağız? İşte burası çok önemli:

“… Ve sana neyi infak edeceklerini sorarlar. De ki: “İhtiyaçtan artakalanı.” (Bakara Suresi-219)

Demek ki vermekten kasıt cami çıkışında cebindeki bozuk paralardan kurtulmak demek değildir. Yani adam Ferrari’sini boşuna satmadı. Allah için bir şeylerden vazgeçmek o kadar kolay iş değil. Öyle cami önünde bozuk paradan atılan üç beş kuruşla erişilmiyor bu makama. Peki, cimrilik yapıp, sahip oldukları zenginliklerden Allah yolunda harcanmazsa ne olur:

“…Altını ve gümüşü biriktirip de Allah yolunda harcamayanlar… Onlara acı bir azabı müjdele. Bunların üzerlerinin cehennem ateşinde kızdırılacağı gün, onların alınları, böğürleri ve sırtları bunlarla dağlanacak (ve:) “İşte bu, kendiniz için yığıp-sakladıklarınızdır; yığıp-sakladıklarınızı tadın” (denilecek).” (Tevbe Suresi, 34–35)

“Allah’ın kendilerine verdikleri nimetlerden (Allah yolunda harcamayarak) cimrilik edenler sakın bu yaptıklarının kendilerine hayır getireceğini zannetmesinler. Bilakis bu onlar için çok kötüdür. Bilsinler ki, cimrilik edip Allah yolunda harcamadıkları mallar, kıyamet gününde boyunlarına azap olarak dolanacaktır.” (Al-i İmran Suresi-180)

Bu durumda binlerce kişiye yetecek servete el koyup ta obez olanların sonu çok kötü. Hadi Birr’e ulaşacak ölçüde olmasa da, MALIMIZIN SİGORTASI denilen zekat oranında da dağıtmayın bakalım. Verebilmek öyle kolay bir iş değildir. Önce iç dünyanın değiştirilmesi çekilen çileyi bizzat görmek gerek. Kalbin biraz yumuşatılması lazım. Hele bir de aşağıdaki vaad varsa ve Allah’tan daha çok sözünü kim tutar:

“Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, yedi başak veren ve her başata yüz dane bulunan bir tohum gibidir. Allah dilediğine kat kat veririr……Mallarını Allah yolunda harcayan, sonra da yaptıkları bu iyiliği yoksulun başına kakmayan ve onu incitmeyen kimseler Allah katında mükafatlarını mutlaka bulacaklardır.” (Bakara Suresi-261,262)

Şimdi kat kat mal yığma hırsında olanların yürekleri hala erimez mi? Sosyal devlet bir sürü sosyal proje için her türlü kolaylığı da sağlamışsa vakıf medeniyeti kervanına katılmak için daha ne düşünür.  Adam yılardır ömrünü hep almaya harcamış, acıyan acınacak hale düşer düsturu ile büyümüş, merhamet duygusu nedir bilmiyor. Herkes bana hizmet etmeli anlayışı ile tam bir narsist büyümüş. Bunun en kolay yanı da bizzat ızdırap içinde yaşayanları bizzat yakından müşahede etmekle olur. En azından yardım kuruluşlarının Afrika gibi yerlerde çektikleri ızdırap içindeki insanların hayatını seyretmek de fayda sağlar. Hani yetim başı okşa, hasta ziyaret et, cenazeye katıl boşuna denmemiş. Bunlar da taşlaşmış yürekleri yumuşatamazsa, geriye insanın şoklanması kalır. Bu da bizzat insanın kendine başından zor bir durum geçmesidir. Hani bir kaza ananında birden hayatım gözümün önünden geçti derler ya. “Bir bela bin nasihatten üstündür.” dedikleri gibi. Yüreklerde yılların birikimiyle oluşmuş narsisizm taşı öyle kolay erimiyor. İşte doğru bir düşünce ve hayat tarzı olduğunu bildiği halde buna teslim olamamamın arkasındaki asıl gerçek budur. Adama kendisinin Tanrı gibi olduğuna inandırmışlar, kolay mı böyle birini kul olmaya inandırmak?

Yıllardır hayatında değişiklik olmayan taş yürekliler ancak şok bir olayla hayata bakışı değişerek ve ıslah olmaktadır. Hani musibet mi yoksa rahmet mi deriz ya. Acı insanı olgunlaştırıyor. İlle de bir kaza, bela ve hastalıkla başımıza bir acı gelmesini bekleyemeyiz. İşte oruç, çilehane, başı secdeye koymak, nefsin istediklerini terk ederek de onu ıslah edebiliriz. Her istediğine sahip olmuş hiç çile çekmemiş bir insan için özellikle oruç bir şeylerin bilincine varmasında insan için çok büyük bir terbiyecidir. Bu yüzden normal günlerde de belli ölçülerde tutulmalıdır. Nirvanacıların yaptığı gibi günlerce hiçbir şey yapmadan otur bekle düşüncelerini izlemekle arınmak biraz zor. Eğer tam arınma olsaydı meditasyon uğraşıları bittiğinde, kutlama yapmak için Bankkong’a gitmezlerdi.

Şimdi gelelim asıl konumuz olan İslam’ın Nirvana’sı olan “BİRR”in nasıl bir makam olduğuna. Arapça BİRR, “EN YÜKSEK İYİLİK, OLGUNLUK VE GÜZELLİK MAKAMI, KÂMİL İNSAN” demektir. Yani çok yüce bir insanlık makamı. Yani gerçek evliyalık makamı. Hadi şimdi bu seviye ile çağdaş uygarlık seviyesine yükseltilmiş sosyetede karizma sahibi bir insanı bir kıyaslayalım. Hangisi daha saygındır. Tabi arınma sadece maddi servetten ihtiyaç sahiplerine dağıtmakla olmaz. Gurur, kibir ve egoyu ıslah etmeden de gerçek arınma olamaz. Bu konuda da birçok ayet vardır. Şimdi konuyu daha detaylı anlatan bir ayete bakalım:

” … Birr; Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara ve nebilere iman eden, sevdiği halde malı yakınlara, yetimlere, miskinlere, yolda kalmışa, dilenenlere ve kölelere (Bu günün kölesi asgari ücretle çalışan) infak eden, namazı kılan ve zekâtı veren, ahitleştiklerinde ahdini yerine getirenler, zorluk hali, zarar anları ve güçlük zamanında sabredenlerdir. Onlardır sâdık olanlar; ve onlardır müttaki olanlar” (Bakara, 2/117).

 

Nefsi arınmanın püf noktası

Yani öyle birilerinin özel yorumlarında söylediği gibi çekil bir kenara zikir et veya zamanın imamı-mehdisi-gavsı olan bizim şeyhe bağlan o seni kurtarır denmiyor. Bunlar ancak bu yolda rehberlik edebilirler. Gerçek Mürşidi Kamil insanların arındırılması için çalışır, insanlara hükmetmek, beklenen mehdi, devrin imamı, gavslık gibi iktidar ve güç peşinde koşmaz. Bağlılık ve rabıta aracısız doğrudan Mevla’ya olmalıdır. Zikir Kuran’dır, namazdır, Allah’ı yüceltmedir. Allah’a kul olmak, insanı egoya kul olmaktan kurtaracak en güzel yoldur. Ateist dahil herkesin itaat edip taptığı, peşinden koştuğu bir tanrısı vardır. Allah’a Tanrı olarak itaat edip kul olmayan kişi, genelde her türlü sorumluluktan uzak kendi kafasına göre takılan nefis dediğimiz, temel içgüdülerinin etkisinde tam bir tüketim kölesi, sözün kısası, egosuna itaat edip onun kulu olur. Tanrı’nın oturmadığı gönül tahtına Tanrı yerine nefis oturur. Bu tip insan tam da kapitalizm için ideal bir tiptir. Bu açıdan kapitalizm hiçbir şekilde Tanrı’dan yana olamaz.

Gelelim şimdi en önemli soruya. İyi de bu kadar insan namaz kılıyor da neden  bu namazlarında bir Nirvanacının yogadan istifade edip arındığı kadar istifade edip arınma gözlenmez? Cevabı gayet basittir. Nirvanacıların yogadan istifade edip arınabildiği halde bir müslümanın namaz ve zikir arınamamasının tek sebebi; Nirvanacının yogaya verdiği önem ve ciddiyeti bizlerin namaz ve zikre vermemesidir. İbadet bütün dünyevi düşüncelerden kendimizi koparıp, muhabbetle, kalp ve kulağımızı okuduğumuz zikre odaklayarak yapılmalıdır.

Namazın veya zikrin insanın arınmasına dönük yararı Yaradan’a teslim olup “Kendini gönülden verebildiğin” kadardır. Bunu hiç unutmayalım ve bundan sonrasını dikkatli okuyup gereken önemi verelim.

İşin ve değişimin püf noktası Yaradan’a teslimiyette yatar. Teslimiyetten maksat O’nu her şeyin sahibi ve hâkimi, dua etmemizi isteyen ve kendisine sığınanı boş çevirmeyen, hayırı şerre, şerri hayıra dönüştüren, her şeye gücü yeten bilerek O’na teslim olmamızdır. Zaten Mü’min’in anlamı da budur. Şimdi böyle bir teslimiyetle, okuduklarına odaklamış bir farkındalıkla yapılan namaz ve zikir, insanın dünyaya, hayata, maddeye ve olaylara bakışını değiştirecektir. Önceleri namaz ve zikirde akla takılan ve işin gereğinden insanı uzaklaştıran düşünceler yavaş yavaş ortadan kalkacak, yapılan zikre ve namaza odaklaşma artacak, bir müddet sonra önemli bir takıntı ve akıl tutulması kalmayarak farkındalık iyice artacak, araya hiçbir düşünce girmeden sadece zikre odaklanılacaktır. Başlangıçta okunan kendin duyacağın gibi fısıltı halinde ayet ve zikirleri kulakla takip edilip dinlenmesi odaklanmayı çok kolaylaştırıcı pratik bir yoldur. Daha sonra buna gerek kalmadan kalben okunup odaklanma sağlanacaktır. Nefsin ve şeytanın vesvese verip sıkıntı doğurdukça, inatla daha ağır, üzerine basa basa okunduğunda bütün vesvesenin dağılıp ılık bir ferahlığın yayıldığı görülecektir. Yeter ki pes etmeyelim biz de inatla odaklanma üzerinde duralım zafer bizim olacaktır. Bu hal ortaya çıkınca o önceleri bir an önce namaz bitse de dünyevi meşgaleye kavuşma isteği ile acele kılınan namaz artık zevk vermeye başlar ve önceleri uzun gelen cemaatle camide namaz fazla kısa gelmeye başlar. İşte bu farkındalıklı hal benliğimizi saran ve esaret altına alan öfke, acelecilik, hırslar, korkular, endişeler, kötü huy dediğimiz virüsleri bir bir silinmeye başlar. Problem zaten bu Kapitalist kültürün benliğimize yüklediği bu virüsler değil midir? Hal böyle olunca da nefsi esaret altına alan virüs ve engramlar bir bir silinecek böylece fabrika çıkış ayarlarına geri dönülecektir. Böylece akıl ve gönül ilhama açılacak, daha önce bulunmayan kabiliyetler belirecek ve insanlar arasında olgun, yerinde doğruyu koşan bir kamil insan ortaya çıkacaktır. Bu farklılaşma insanda, Kapitalizmin pislikleri içinde maddi güçle elde edilen sahte karizma yerine, insanlar arasında saygı duyulacak asıl olması gereken gerçek karizmayı oluşturacaktır. Herkesin sözüne ve şahsına önem verdiği önder insan budur. Daha önce bir eşkıya olan adam bir anda melekleşmesi işte bundandır. Mesele gönlün arınması ve bakış açımızın düzeltilmesidir.

Robot gibi yapılan bir ibadetin insana dönük hiçbir yararı yoktur. Bu farkındalıktan uzak namazı bir borç anlayışıyla kılmak zaten nefse azap verdiğinden, ruhi haz alınamaz ve hiçbir arınma elde edilmez. Aslına uygun olan namazda iki dostun bir araya gelmesi gibi insana mutluluk ve haz vererek, oluşan muhabbetin bitmemesi istenir. Her namaz ruhi bir rabıta ile Miraç’a dönüşüp, gönüldeki pasların silinip temizlenerek yeniden şarj olmaktır. Miskin miskin namaza kalkıp iç sıkıntısı ile bir an önce bitmesi için hızlı bir şekilde namaz kılarken birden kendime gelip özellikle tam odaklanarak nefsin burnunu sürmek için tane tane okumaya başladığımda kısa bir müddet sonra birden içimde huzur veren bir ılık duygunun yayıldığını ve sıkıntının iç huzuruna dönüştüğünü çok yaşamışımdır. Zaten namazda asıl önemli olan nefse namaz kıldırmaktır. İç dünyada biriken engramları silecek olay budur. Tam bir ihlas ile yapıldığında, nefsi burnunun secdede yere sürtülmesi kadar aşağılandığı başka bir hareket var mıdır? Sözün özü namazımız nefsin istediği gibi değil, Allah’ın istediği gibi olmalıdır. İşte Mü’minun Suresi 2. Ayetinin ve aşağıdaki ayetin sırrı budur.

“Kuran’dan sana vahyolunanı oku, namazı da dosdoğru kıl. Çünkü namaz, insanı hayâsızlıktan ve kötülükten alıkor.” (Ankubet-45)

Her insan iyiyi ve kötüyü bilir. Peki insan bile bile nasıl olur da kötüyü tercih eder. Bunun temelinde sınırsızca tüketim hırsı, servet sahibi olma, yani maddi güç sahibi olma, nefsi zevklerini tatmin peşinde koşma isteği yatar. Nefs bir kere Tanrılaşırsa kimseye boyun eğmez. Hep kendine itaat, sevgi ve saygı bekler. Bir insan doğuştan böyle doğmaz. Bırakın siz Psikanalizcilerinin her türlü sorunun temelindeki LİBİDO’sunu, ELEKTRA ve OEDİPUS KOMPLEKSLERİNİ. Çocuk doğuştan boş bir kağıt gibi tertemiz İslam fıtratı üzerine doğar. Maalesef kapitalizm kendi insanını bilim maskesi altında her şeyi hazcılığa ve dolayısıyla cinselliğe bağlayan bu gibi teoriler halen okullarda bilim maskesi altında okutulup, normal dışı yaşamı meşrulaştırılmaya çalışılmaktadır. Artık dua ederek Tanrı’ya sığınmanın, psikolojik rahatsızlar dahil, her türlü hastalıkların tedavisinde son derece olumlu katkıları olmasına rağmen eğitime bakın ki, ABD’de psikiyastristlerin ancak % 21 Tanrı’ya inanmaktadır.22

Hıristiyanlıkta olduğu gibi günahlı olarak doğmaz. Böyle bir insanı içinde yetiştiği çevre oluşturur ve insanların çoğu kötü huylarını bilir ancak insanda bir kere bu duygular oluştuktan sonra artık nefsini dizginleyemez olur. İnsanı toplumu ve hâkim kültür şekillendirir. İnsan kişiliğinin oluşumu ile ilgili ortaya koydukları bir sürü görüş Hz. Muhammed’in “Çocuklarınıza asil insan muamelesi yapınız” tespiti kadar yararı olmaz. İnsan, huy dediğimiz, çoğunun toplumda oluşan bir programlar zincirinin yönlendirilmesiyle davranışlarda bulunur. Kurtuluşu bu programlar zincirine bir virüs gibi yerleşmiş kötü huyların, bu programlar zincirinden silinmesiyle yani bir nevi fabrika ayarlarına tekrar geri döndürülecek şekilde bilinçaltının resetlenmesiyle mümkündür. İşte bu konuda insanı bu virüslerden temizleyip arıtacak ve onu bu kötü dürtülerden kurtaracak en önemli şeylerden birisi de namaz ve zikirdir. Gereği gibi “İHSAN-MUHSİN HAL” üzere yapılan namaz ve zikrin insana dönük en büyük faydası, iç dünyasında ki bu kirlilik virüslerini temizlemesidir.

 Bunun için ille de bir şeyhe de ihtiyaç yoktur. Eğer Nirvanacıların yogaya verdiği önem kadar bir Müslüman da bunlara önem verse ve  farkındalığını geliştirse, nefsin kötülüklerinden arınmasıyla fabrika ayarlarına dönüşen insana, Tin Suresi-4 gereğince, Abdal Yunus gibi   ilim, irfan, hikmet anlayışları açılacaktır. Dünyanın ve insanların ona hizmet etmesi, keramet vs. gibi şeylere sahip olması sıradan olaylar haline gelir. Bu yolda en dikkat edilecek şey, egonun en gizli tuzağı, bütün bunları kendinden veya şeyhin bilmektir. İşte bu da bir egoizme ve şirke sapmadır.

Her tarikatın, sadece bizim yoldan gidenler kurtulur saplantısı da buna işarettir. Herhangi bir gurup veya kişinin kendi yorumunu tek doğru olarak dayatması ve bunu kabul etmeyenleri tekfir etmesi, herkesi kendisi gibi düşünmeye ve davranmaya zorlaması gizli egoizmden başka bir şey değildir. Böyle bir yola girenler bir müddet sonra kendilerine özgü yeni bir inanç sistemi oluşturmaya başlar. Yaradan seni temiz yaratmıştır ve çalışman karşılığında seni tekrar O temizlemektedir ve insan aslına rücu etmesinden dolayı ona bir şeyler lütfetmektedir. O yeryüzünde arınmayı seçene, birçok şeyi hizmetine sunar. Kendinden başka doğru bir yolun olmadığına inanmaya başlayanlar, daha sonra diğer insanlara her türlü düşmanlık ve haksızlığı normal karşılamaya başlar. Oysa bırakın sadece Müslüman’a, Allah her insana adaletli davranılmasını ister.

Başka bir insan ancak bizlere bu yolun bilgilerini sunabilir ve biz bu bilgilere göre bu yolda yürürsek bir şeyler elde ederiz. Kimse kendisini bir şey veren Yaratıcı yerine koymamalı veya onun adına aracılık yapmamalı. Kişi, bir aracıya yer vermeden direk Yaradan’a yönelmelidir. Peygamber bile kendisine özel muamele yapılıp yüceltilmesine karşı çıkmaktadır. Çalışan her kula emeği karşılığı verilir ama elde edilen bu lütfu kendinden bilip Yaradan’ın tahtına göz diken savrulup gider. Nirvanacıları bekleyen en büyük tehlike işte bu, kendini ve şeyhi olan gururunu yüceltmedir.

Bizim Birr’imizde Nirvanacılar gibi yıllarca toplumdan soyutlanarak bir kenara inzivaya çekilmeye gerek yoktur. Bu işi öyle fazla büyütmeye gizem aramaya gerek yok. Dünyadan el etek çeken, bir kenarda tefekküre dalan, nefsini isteklerinden uzaklaşan, kendine göre seçtiği bazı sözcükleri bir takım nefes teknikleriyle, zikir gibi tekrar eden herkes te, bir rahatlama ve iç huzur oluşur.23 İnsan vücudunun salgıladığı Dopamin, Melatonin, Serotonin ve Endorfin hormonlar mutluluk, zindelik, gençlik hormonları olarak bilinir.

Yine müzik, bazı gıdalar bu hormonların salınmasına etki yapar ve belli makamların belli hastalıkları, özellikle strese bağlı ruhsal hastalıklara şifa olduğu kanıtlanmıştır.24 İnsanda gerek ruhi ve gerekse biyolojik hastalıkların çoğu bu hormonların salgısının bozulmasıyla ortaya çıkmaktadır. Alınan ilaçların çoğu bu hormonların salgısını düzenleyerek hastalıkların şifa bulmasını sağlamaktadır. Bu konuda belki en önemli noktalardan biri de sabırlı olmak, olaylara ve insanlara olumlu bakmaktır. Bakara Suresi-117. Ayetlerinde belirtildiği gibi zor anlarda sabır ve tevekkül sahibi olmak, zorluklar karşısında metanetli olup telaşa yer vermemek ve daima çevreye karşı sevecen olmak yine vücut kimyasını son derece olumlu etkilemektedir.

DEVAMI “KAPİTALİST EGONOMİ” İSİMLİ KİTABIMIZDA BU KONUDAKİ YORUMLARINIZI BEKLERİZ

 

 

 

 

Category: Genel

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*


*

3.656 views