İnsan ve Medeniyet

Liberal Kapitalist EGO'nominin Eleştirisi

DEMOKRASİ NE İŞE YARAR, KİME HİZMET EDİYOR?

Demokrasi, sözlük anlamı olarak halk iktidarı demek olan

Yunanca kelimelerden türetilmiştir. Sözlük anlamından da anlaşılacağı gibi, ülke yöneticilerinin halkın seçimiyle belirlendiği bir yönetim biçimidir. Uzun insanlık tarihi boyunca yönetimler, belli ırk ve inanç üstünlüğüne dayalı tek bir aileye bağlı krallıkların elindeydi. Böylece kral ailesinden olmayan veya farklı ırk ve inançtan olan insanların yönetimde söz hakları yoktu. Bu tür feodal yönetim biçiminin en belirgin özelliği “HAKKIN DEĞİL, GÜCÜN ÜSTÜN TUTULMASIDIR”. Ortada güce dayanan bir iktidarın, hükmetme gaspı olduğundan, bu tür yönetimlerde işler; hak, hukuk, adalet yerine; iktidarın çıkarlarına uygun bir şekilde güç, baskı ve zora dayalı olarak yürütülür. Bu durum egoizmin açıkça gözlemlendiği ve zirvede olduğu bir yönetim biçimidir.

Güçlünün ele geçirdiği yönetim ve ülkelerde her şey hakça değil, gücün çıkarları doğrultusunda yönetilirdi. Roma İmparatorluğunda Roma vatandaşlarıyla, diğer vatandaşların veya hâkim din anlayışındaki kişilerin haklarının diğerleriyle eşit olmadığı gibi. Bu eşitsizlik, insanların ekonomik gelişmelerinin önüne de büyük engeller koymaktaydı. Ancak bu durum ülkelerdeki farklı ırk ve dinden kişilerden ziyade, 18. yüzyılda aydınlanma çağıyla başlayan sanayi devrimiyle, kral ailesi ve din adamı sınıfı gibi yönetime katılamayan varlıklı burjuva sınıfını daha fazla rahatsız etmekteydi. Bu yönetimlerin altındaki burjuva sınıfı dilediği gibi özgürce atılım yapıp servetine servet katamıyordu. Böylece varlıklı burjuvaların önderliğinde hürriyet, özgürlük, insan hakları söylemleriyle, krallıklar bir bir yıkılıp, önce cumhuriyet ve ilerleyen yıllarda ise özgürlükler daha fazla gelişerek demokratik yönetimler tüm dünyaya yayıldı. Ancak değişen fazla bir şey olmadı, yönetim yine güç sahiplerinin eline geçmekte idi. Güç odaklarının çıkarları doğrultusunda gelişmeler oldu. Bunların özgürlüğü kendileri içindi. Çünkü varlıklı burjuva sınıfının asıl amacı hak, hukuk ve özgürlük değildi. Asıl amaçları daha fazla varlık sahibi olmaktı ve kitleleri kendi emelleri istikametinde ayaklandırıp, krallıkları yıkıp, hakimiyetlerini kurduklarında onlar da krallar gibi göstermelik adalet, özgürlük ve insan hakları sağladılar, ancak gücün hakimiyeti yine devam etti.

                 İnsanlık aldatıldı mı

Ancak büyük halk kitleleri hürriyet, özgürlük, hümanizm ve insan hakları haykırışlarıyla harekete geçirilip, burjuva sınıfı yönetimi ele geçirdiği 19 ve 20. yüzyıllara bakıldığında, insanlık tarihinde en büyük işgallerin, sömürgeciliğin, köleciliğin ve katliamların olduğu görülecektir. Bu yüzyıllarda neredeyse dünyanın tamamı sömürgeleştirilerek, milyonlarca insan köleleştirildi ve 250 milyon civarında insan katledildi. İnsanlık tarihinin tümünde bu kadar vahşi katliamlar olmamıştı.

Bütün bu gelişmeler gösteriyor ki, feodalite ve dine isyan eden burjuvazi kendisi için özgürlük istemiştir. Çünkü feodal güçler çıkar grupları burjuvanın daha fazla maddi güç sahibi olmalarının önünde engel teşkil etmekteydi. İnsan haklarını, cumhuriyet ve demokrasiyi öne sürerek yönetimi devraldıklarında, kendi önlerindeki engelleri kaldırmış oldular. Bu yıllarda gelişen sanayi devrimiyle kurdukları iş yerlerinde, kendi vatandaşı olan işçileri bile köle gibi karın tokluğuna çalıştırdıklarından dolayı burjuvazinin bu uygulamalarına karşı çalışan kesimin hürriyet, özgürlük ve insan hakları diyerek tekrar isyan etmeleri bunun en açık delilidir. Bu isyanlar sonucunda Rusya’da komünist devrimle ve diğer Batı ülkelerinde de zorla bazı sosyal haklar elde edildi. Ama sonunda görüldü ki, bunların da özgürlüğü kendileri içindi. Maalesef; “Berlin’de hâkimler var sözü” abartıdan başka bir şey değildir.

                   Demokrasi kimlere hizmet etti

Dikkat edilirse görülür ki, cumhuriyet, demokrasi diyerek, insanların krallık yerine kendi yöneticilerini kendileri seçmeleri insanlara bekleneni vermemiştir. İşçi ve köylülerin yoksullukları devam etmiştir. Karnı doymayanın karnını, içi boş hürriyet, özgürlük ve eşitlik sloganları doyuramadı. Birilerinin servetleri feodal beyler gibi artarken, eski rejimde olduğu gibi halkın çoğunluğunun yine karnı doymadı ve halk için bir zorba gitti diğeri geldi. Beğenmedikleri dine dayalı feodal yönetimde, insanlar arasında gelir farkı bu kadar fazla değildi ve insanlar bu kadar çok sayıda bir yerlere bağımlı değildiler.  Yeni sistem yalnızca ekonomik değil, sosyal ve insanî ilişkilerde de birçok problem doğurmuştu. Bu rejimlerin kurulmasıyla önü açılan ve sanayi devrimiyle güçlenen Kapitalist seçkinler, kendi ülkesiyle ve ticaretle yetinmeyip, kısa yoldan maddi güçleri arttırmak için, diğer dünya ülkelerinin varlıklarına da zorla el koymuştu. Hem de gariban halk, vatan millet özgürlük duygularıyla cepheye sürülerek.

Dünya; eşitlik, hürriyet ve özgürlük getireceğiz diyenlerin yaptıklarıyla esaret altına alınıp, kan ve gözyaşına boğulmuştu. Vatan, millet aşkıyla sömürgeciler kendi insanını, sömürgeci emelleri için dünyanın dört bir yanında savaşa soktular. ABD’nin hürriyet, özgürlük, demokrasi diyerek Irak’a yaptığı askeri müdahalenin sonuçları ortada. 1 milyon Iraklı hayatını kaybetmesi sonucu Saddam diktatörü yıkıldı. Firdevs Meydanında bulunan Saddam Hüseyin heykelini yıkan, Saddam döneminde 11 yılını Ebu Gureyb Hapishanesinde geçiren, 52 yaşındaki adam Kadum el Caburi, İngiliz Observer gazetesine, “Saddam’dan nefret ederdim” diye konuştu:

“Beş yıl boyunca o heykeli devirmeyi diledim. Ama sonrasında olan bitenler büyük bir hayal kırıklığı oldu. O zamanlar sadece bir diktatörümüz vardı, şimdi yüzlercesi var. Hiçbir şey iyiye gitmedi. Elimde olsa Saddam’ın heykelini yeniden dikerim”27

Orta Doğu’yu, BOP projesiyle diktatörlerden kurtarıp demokrasi getirmek isteyenlerin hali ortada… Mısır’da Arap Baharı ile gerçekleşen demokratik seçimler sonucunda batı hayranı lider ve partilerin iktidara gelememesi üzerine, demokratik seçimlerle seçilen bir hükümetin nasıl devrildiğini ibretle  gördük. Suriye’deki rejimin hâlâ yaşatılmasının arkasında da ayni endişenin yattığı bir gerçektir. Aslında bu güçler Hitler, Saddam gibi diktatörleri çok sever. Yoksa bile; Saddam, El-Kaide ve DEAŞ gibi büyüterek yetiştirirler. Bakmayın siz İran’la göstermelik dalaştıklarına, Şiî-Sünnî ihtilafı için İran gibi ülkeler onlara her zaman lazımdır. Neden mi dersiniz? Yoksa Suudlulara 350 milyar dolarlık silahı nasıl satacak? Çin ile kıtalararası balistik füze görüşmelerini engellemediler mi? Sen de gider Rusya’dan S-400 füzeleri alırsan senden tabiî ki hoşlanmazlar. Yeryüzünde milyarca insan açlıktan kıvranırken seni silahlandırmak için ne insan hakları, ne barış, ne demokrasiyi takan var.

Dünyadaki askeri harcamalar-2016

1.) ABD – 611 milyar dolar

2.) Çin – 215 milyar dolar

3.) Rusya – 69.2 milyar dolar

4.) Suudi Arabistan – 63.7 milyar dolar

5.) Hindistan – 55.9 milyar dolar

6.) Fransa – 55.7 milyar dolar

7.) İngiltere – 48.3 milyar dolar

8.) Japonya – 46.1 milyar dolar

9.) Almanya – 41.1 milyar dolar

10.) Güney Kore – 36.8 milyar dolar

17.) Türkiye- 14.9 milyar dolar

 2016 yılında dünyanın askeri harcamaları toplamı 2 trilyon dolardır. Korkunç gerçek işte budur. Oysa dünyanın açlıktan kurtaracak harcamalar toplamı 30 milyar doları yani askeri harcamaların onda birinden azdır.

 Maalesef insanı yaşatmak için gerekenin 70 katını öldürmek amaçlı harcıyoruz. Ah bir geçmişin hesaplarını bırakıp inadına bu derin ekibin KAOSLA GELEN DÜZEN-ORDO AB KAO hesaplarını bozacak bir şekilde silahlanmayı bırakıp bu paraları insanları daha mutlu yaşatmak için bir harcayabilsek! Bu amaçlı bir sivil toplum örgütü kurmak gerek. Sadece iç güvenlik için bir silahlı güç yeterlidir. Bu 2 trilyonun yarısı ülkelerin bütçelerinde sosyal harcamalara ayrılsa dünya ihya olmaz mı? Sanki çok bağımsız mıyız? Bir vatana sahip olmamız, bir devlet adına sahip olmamız, bayrağımızın ve bir hükümetimizin olması demek bağımsız olmak demek mi? Bu günler çok geride kaldı. Şimdi bağımlı edildik farkında mıyız? Ülkeler bu kadar borçlandırılmışken dünya siyasetinde ne kadar bağımsız politikalar yapılır ki? Gelin komik olmayalım boşuna bu kadar ordu ve silaha para harcayıp bağımlılığımızı daha fazla pekiştirmeyelim.

Aklımızı toplayıp bu kaynakları insanlık için kullanalım. Bu saatten sonra kimse gelip de milyonlarca kişinin yaşadığı ülkeleri işgal edip yönetme cahilliğine göstermez. Hele derin güçler bu enayiliği hiç yapmaz. Ha ne mi yaparlar? Adamların çarkına çomak sokanı önce diktatör ilan ederler. Sonra içten özgürlük çağdaşlık deyip Soros’cu kadife devrimle devirmeye çalışırlar veya yerel bir örgütle, bu da olmazsa en sonunda jandarma olarak kullandıkları zavallı ABD ordusu önderliğinde kurdukları uluslar arası güçle müdahale edebilirler. Bu yüzden Saddam veya K.Kore gibi enayilik yaparak uluslararası arenada çevreye anlamsızca kafa tutup sürüye kurt çağırmanın manası yok. Bu konuda İran ve K.Kore gibi çevre ülkelerine tehdit oluşturanlar kadar, derin güçlere hizmet eden başka birileri yoktur. Adamlar kaos yaratmak için diktatörler fazla taşkınlık yapmasa bile, 11 Eylül olayları, DEAŞ gibi terör örgütlerini ABD’li insanların gözünün yaşına bakmadan kendileri organize edebiliyorlar. Hani nerde Saddam’ın kimyasal silah fabrikaları? Bunun için körfez savaşı çıkarılmadı mı? Bunlar kadar bu adamların değirmenine su taşıyan yok. Silahlanmaya harcadığımız paraları ortalığı fazla ürkütmeden ekonomik bağımsızlığımıza ve insanlığın hizmetine harcarsak uluslararası desteği sağlayıp bunların oyunlarını bozabiliriz.

Bunlar her zaman kaos isterler. Hani şu derin güçlerin ORDO AB KAO-KAOSLA GELEN DÜZEN sloganı yok mu. Dünya süt liman olunca bunların işine gelmez. Bir yerler yıkılıp güçten düşmeli ki bunların ellerine düşsün. Şimdi düşünün II. Dünya harbini. Savaşmak para ile, yıkılan yakılan yerleri yeniden kurmak para ile. İyi bakın Taliban, El-Kaide, Saddam, Deaş derken iş nerelere vardı. Her zamanki gibi küresel güçlerin asıl emelleri, dikta yanlıların elleriyle oluşan kaoslarla gerçekleştirilmektedir. Saddam öncesi 28 dolar civarında olan bir varil petrol, oldu 128 dolar. Eh! bu kadarda olsun artık (!). Hürriyet, özgürlük diye başlayan Arap baharı Araplar için kışa döndürüldü. Esad’ı neden hâlâ devirmezler?  Devrilmesin diye Rusya’ya göz kırpan yine bunlar. Şeyhlikle ve üstelik Şeriat’la yönetilen devlete neden tek bir söz etmezler. Ah İran! Ortadoğu’da asıl İsrail’e hizmetten ne zaman vazgeçeceksin. Neden Şah bu kadar kolay harcandı şimdi daha iyi anlaşılıyor. Merak etme! Derdin İslam yerine mezhebin olduğu müddetçe sana derin güçlerden zarar gelmez. Bu durumda insan ister istemez düşünüyor: Hürriyet, özgürlük ve demokrasi söylemleri neleri gizledi ve kimlere yaradı? Mısır’da seçimle gelenleri darbeyle indiren Sisi’yi yüzleri kızarmadan alkışlayanlar yazdıklarımızı doğrulamaktadır. Birleşmiş Milletler Teşkilatında, “Mahşerin Beş Atlısı” nereye koşmaktadır.

Eğer dikkatli bakarsak bu gidişin kimlere yaradığını çok açık görürüz. Hayatı bir maraton koşusu gibi düşünürsek, herkesin eşit şartlarda ve serbestçe katıldığı koşuyu, güçlü olan ve iyi koşan atlet yapısındaki insanlar kazanır. İnsanlar eşit yaratılmadığından, eşit güçte olmayan insanların, eşit şartlardaki mücadelesini güçlü olanlar kazanır. Bu yarış görünürde özgürce eşit şartlar altında yapılıyor olsa da aslında son derece adaletsizcedir. Küçük bir esnafla bir holding nasıl eşit şartlarda rekabet edebilir?  Yani bu yeni rejim de güçlülere yaramıştı ve sistemin temelindeki bu adaletsizlik sinsice gizlenerek, akıl ve bilim kılıfıyla meşrulaştırılmış, insanlığın ulaşacağı son medeniyet seviyesi diye sunulmuştur.

              Demokrasi neyi gizliyor?

 Eskiden tek bir kral ve ailesi vardı onları doyurmak daha kolaydı, şimdi ise yüzlerce kral ortaya çıktı ve doymak bilmez hırslarıyla dünyayı cehenneme çevirdiler. Zihniyet ayni olduktan sonra yönetimin ve yöneticinin değişmesiyle dünya değişmiyor. Rejimin adının değişmesi bir şey ifade etmiyor. Mesele güçlünün değil halkın hür iradesinin hâkim olması, açık bir toplum ve yönetimin oluşması, zihniyetin, yani insana, maddeye ve maddenin paylaşmasına bakışın değişmesi ve herkese için adalet anlayışının yerleşmesidir. İşin aslına inilirse, bütün bunlara EVET diyecek tek tez aslında İslam’dır. Günümüz insanı haklı olarak ırka ve dine dayalı dikta rejimlerine karşı, serbest seçimle yönetilen, her türlü düşüncenin özgürce yaşadığı, hakkın, adaletin, insanca paylaşımın ve yaşamanın savunulduğu bir anlayışa yöneldi. Böyle bir anlayışa aklı başında hiçbir Müslüman karşı olamaz ve zaten İslam’ın önerdiği anlayış budur. Gerçekte bu değişim olmadığından, büyük nutuklarla yapılan değişimlerin insanlığa yararından çok, zararı olmuştur.

Bu güne kadar olan değişimlerle gelen özgürlükler  insanın değil, insan hırsının önündeki engelleri kaldırmıştır. Yönetimde demokrasiyi kurarak özgürlüğü savunanlar, bu güzel sistemi kendi egolarını tatmin etmek için kullanarak, adına kapitalizm diyerek insanlık tarihi boyunca var olan pazar ekonomisi anlayışına  egoizmi sokarak, modern sömürünün Truva atına dönüştürmüşlerdir.  Herkesin serbestçe ticaret yaptığı bu pazarda kazanan yine güçlü olandır. Yönetenler değişmiş olsa da, asıl insanlık sorunu görmezden gelinmiş, insan olmanın gereği hak ve adalet yerine, vahşi doğadaki gibi güçlünün daha fazla pay aldığı bir anlayış hâlâ sürdürülmektedir. Ordu ve bürokrasinin el ele verdiği oligarşik bir yapıdaki bir demokraside halk kendini yönetecekleri seçse neyi değiştirebilir ki. Gücün iktidarı demokrasi kılıfıyla gizlenmiştir.  Demokrasinin vazgeçilmez unsuru partiler ancak güçlünün yer alabildiği ve bir lider sultasına dönüşüp, halkın yerine liderin vekillerinin seçildiği ve bunların da parmak kaldırmaktan başka bir işe yaramadığı ortadadır. Bütün bunların önüne geçecek gerçek bir halk demokrasisi için, lider sultasını kıracak, her ehliyetlinin seçilmesini kolaylaştırıcı, tavandan değil; tabandan bir örgütlenmenin önünün açılacağı bir yönetim ve hep beraber kazanmayı hedefleyen bir yönetim sistemi hedeflenmelidir.

Bir başka önemli sorun da parti içi seçimlerdir. Bir lider adayının oluşturduğu çarşaf liste zaman tasarrufu için en kestirme yoldur, ancak parti içinde bölünmelere yol açmasından dolayı bu yöntem partiler için çok büyük sorun oluşturmaktadır. Seçimi kaybeden lider, listesi ve ona oy veren delegeler seçimden sonra o partiden dışlanmış oluyor. Adeta hain-isyankâr ilan ediliyor.  Böylece büyük kırgınlıklar ve bölünmeler ortaya çıkmaktadır. Bu sorun, delege çarşaf listesi yerine, önce tek tek adayların en yüksek oy alanlarından oluşacak bir yönetimin, daha sonra kendi içinden başkanını seçmesiyle çözüme kavuşturulabilir. Böylece gruplaşmalar önlenerek, görüşülen konulara göre bireysel muhalefet yapılarak daha yapıcı bir hal alır. Mevcut durumda rakipler birbirlerine her konuda, gurup olarak muhalif olmakta ve ülkeyi daha da gerip ayrışmalara sebep olmaktadır. Diğer dernek ve kurumlarda da benzer yöntem uygulanabilir. Çok partili demokratik bir yönetimin asıl önemli olan işletiliş şeklidir. Bu haliyle sinsi bir plan yürütülmekte demokrasi insanları ayrıştırmakta ve zayıf yönetimler oluşturmak için kullanılmaktadır. Muhalefet ve iktidar olsun ama iktidarın her yaptığı icraatı ve muhalefetin her söylediğini yanlış gören, birbirlerinin her görüşünü reddeden bir kamplaşmayı çözecek bir düzenleme ve anlayış getirmeliyiz. İktidarın her şeyine muhalif partiler oluşturmaktan ziyade, konular üzerine muhalefeti oluşturmalıyız. Parti ve lider sultasından kaynaklanan bir muhalefet yerine, ülkeye gerçek yarar ve zarar anlayışından kaynaklanan gerçek bir siyaset ortamı doğuracak bir siyasi sistem kurmalıyız. Partiler tepeden yönetildikçe, adaylar genel merkez tarafından belirlendikçe, meclisteki oylamalar gizli olmadıkça, oylamalarda gurup kararı oldukça, bu sorunlar çözülemez. Karizmatik Parti lideri derin güçler tarafından ele geçirilebilir; partilerde güçlü karizmatik lider yerine güçlü bir üst yönetim meclisi tarafından yönetilmeli ve önemli kararlar parti üst meclisinde gizli oyla alınmalıdır.

Varsın seçim biraz zaman alsın ama bir seçim yönteminden dolayı bölünmeler olmasın. Bu kurallar partilerin tercihine bırakılmamalı, seçim sistemine koyulmalıdır. Maalesef demokrasiyi kuran derin güçler bu sistemi, paraya dayanması ve partileşmenin ülkeleri kamplara ayırıp güçlü bir iradenin ortaya çıkmaması üzerine kurgulamışlardır. Egoların zirve yaptığı partiler demokratik bir yönetimin gerçekten vazgeçilmez unsurları mıdır? Partisiz bir meclis olamaz mı? İletişimin bu kadar kolaylaştığı bir zaman diliminde temsil yerine daha doğrudan bir katılımcı yönetime doğru gidilemez mi? Merkezi yönetimin altında yöresel halk meclisleri veya belli özellikleri taşıyan sivil toplum kuruluşları partilerin yerini alamaz mı? Bunların başkanları da siyasi partilerden farkı yok. Ancak Azrail değiştirebiliyor. Her yerde ayni liderlik sultası hâkim. Kimse padişahlık kaldırıldı demesin. Önce başkanlık seçimlerine bir üst sınır koymak gerek. İş geliyor hep insan zihniyetine. Böylece tantanalı seçim masraflarını azaltıp para babalarının eline düşmekten kurtulabiliriz. Ne yapıp yapıp Kapitalizm’in sahte demokrasi-oligarşi ve özgürlük afyonundan kurtulmanın yolunu bulmalıyız.

Gücün belirli ellerde toplanmasını önlemek adına önemli tedbirler alınmazsa serbest pazarda herkese eşit mesafede olan kaynakların, güçlünün elinde toplanmasının önüne geçmek mümkün değildir. En gelişmiş demokrasiye sahip ABD’de bile durum bunun benzerdir. Bugün demokrasinin merkezi ABD’ de nüfusun en zengin %1′i tüm zenginliğin %40′ına sahiptir ve gelir dağılımı bozukluğunda Türkiye ile benzer durumdadır. Bakmayın siz büyük devlet, büyük ekonomi laflarına! ABD’nin üçte biri yeşil kartlık durumdadır.

İlk insandan beri var olan ve insanlık için en büyük tehlike olan “GÜÇÜN ÜSTÜNLÜĞÜ” hâlâ korunmaktadır. Değişen fazla bir şey olmadığı, bu sistemin de  gücün önünü açtığı ve özgürlük söylemlerinin güce yaradığı,“HAKTAN DEĞİL GÜÇTEN YANA” olduğu ortadadır. Kontrolsüz güç, sadece kendi gücünü büyütmekten ve en büyük olmaktan başka bir şey düşünmez. İnsanlık adına üç asırdır süren mücadelenin sonunda değişen çok fazla bir şey yoktur. Küresel derebeylerinin en çok sevdiği iki kelime demokrasi ve özgürlüktür. Demokrasinin vazgeçilmez unsurları olan partiler zenginlerden gelecek bağışlara muhtaç oldukça bu böyle devam edecektir. Parayı veren emir de verir. Hele ABD’de olduğu gibi önemli siyasetçiler Dış İlişkiler Konseyi (CFR) gibi bu güçlerin organize ettiği kurumlardan yetişiyorsa onlar için sorun yok demektir.

Amerika’nın en saygın düşünce kuruluşlarının başında Brookings Enstitüsü gelir. Bu kuruluşun Başkan Yardımcısı  Darrell West “MİLYARDERLER”  isimli bir kitap yazdı. Kitap,  ‘ZENGİNLERİN SİYASETLE’ ilişkisini inceliyor. Pek bilinmeyen alışverişleri gözler önüne seriyordu! Milyarderler ürkütücü değildi! Darrell;

“Amerika gibi BAĞIŞLARIN ön planda olduğu sistemler ile kapalı demokrasilerde bu PARA sahiplerinin desteği olmadan  İKTİDAR  olamazsınız ve orada kalamazsınız!” diyor.

2012 yılında ABD seçimlerinde partilere bağışlanan paraların %73’ü bu zenginler yapmış ve tabiî babalarının hayrına değil.28 Bakın Oslo Barış Araştırma Enstitüsü Kurucusu Norveçli sosyolog Prof. Dr. Johan Galtung 23 Nisan/2012 de “Humanist” dergisinde “6 tane Yahudi şirketi dünya medyasının %96’sını kontrol ediyor” diyor. Eh! Artık dünya siyaseti nasıl yönlendirilir, özgür düşünceye nasıl ulaşılır siz düşünün.29 Bakın ABD eski başkanlarından Jimmy Carter bu konuda neler söylüyor; “Ülkede başkanlığa adaylığını koymak isteyen kişilerin artık çok büyük miktarda parasının olması gerekiyor. Baktığım zaman, 200 milyon doları olmayanın başkanlık yarışına giremeyeceğini görüyorum. Şimdi olsa aslâ başkan olamazdım. Hiç bu kadar param olmadı çünkü… Hangi partiden olduğunun önemi yok. Paran varsa adaysın… Paran yoksa ne kadar değerli olursan ol, şansın yok… Bu nedenle DEMOKRASİYİ OLİGARŞİYE DEVRETTİK” dedi. Günümüzde demokrasi ve özgürlük havariliğine soyunup dikta yönetimleri devirmeye çalışanların asıl niyeti artık açıkça ortadadır. Mısır’da seçimle gelen bir iktidarı askeri bir darbe ile devirip yönetimi ele alanları alkışlayanlar ortada.  Dün sol düşüncenin tekelinde olan özgürlük ve bağımsızlık bugün derin güçlere karşı tavır alan yönetimleri devirmek için Kapitalizm tarafından kullanılmaktadır. Bu gün sol düşünce mensuplarının çoğu bu işe güzel destek verip tetikçilik yapmaktadır. Kendinden yana olunca ülkesini-güya-şeriatla yöneten krallar ve şeyhlerle can ciğer olanlar ortada.

Bir dikta rejim neden sevilmez? İktidarı hile ve güç kullanarak ele geçirdiği,  ülke zenginliklerine el koyduğu, tek bir düşünceyi hakim kıldığı, ülkesiyle yetinmeyip bütün dünya zenginliklerine sahip olmak istedikleri için değil mi? O halde çok özgürlükçü ve demokrat geçinen KÜRESEL FİNANS-KAPİTAL oluşumun hedefleri nedir, şöyle başımızı iki elimizin arasına alıp düşünelim. Kim daha gerçek demokrat, kim daha özgürlükçü! Sam Amca, Che Guvera gibi özgürlük savaşçısı oldu. Turuncu devrimlerle 1789 burjuva Fransız Devrimlerini tekrar başlattılar. Daha insanlara çip takmayı planlıyorlar. Hele bir uygulansın da varsa görelim köle düzeninden farkını. Eski kölelere takılan pranga yanında hiç kalır. İstenmeyen kişi için DELETE tuşuna basmak yeterli olur. Bu gidişle dünyanın varacağı yer “PARANIN DİKTATÖRLÜĞÜ”dür. Bütün bunların eşitlik, özgürlük, barış, hak, hukuk ve adaletle hiç bir ilgisi yoktur.

“KAPİTALİST EGONOMİ” İSİMLİ KİTABIMIZ ÇIKTI BU KONUDAKİ YORUMLARINIZI BEKLERİZ

 

 

 

 

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*


*

13.577 views